Neden tek bir siyah kadın

İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.19 18:26 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #6 (dün paylaştığımın devamı)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2
annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.09 13:44 Troway3169 Karabağ savaşına ‘both sides’ argümanı kullanlara svihs.

Burada asla Ermeni militancılığını veya Türklere karşı ırkçılığı destekleyen bir post yapmaya gelmedim, ama “iki tarafta kötü aga” argümanının ne kadar yanlış olduğunu maalesef açıklamaya mecbur bıraktınız.
  1. Azerbeycan bu savaşta mütecaviz taraf. Ermenistanın Azerbeycanla 2020’de savaş çıkarmasına hiç bir neden yok. Azerbeycan zaten kendisinden daha güçlü olduğunu biliyor ve aynanda Azerbeycanın arkasında kendisinden çok daha ülkelerde, Türkiye ve İsrail, olduğunu farkında Ermenistan. Ondan asla bu kadar kamikaze bir hamle yapmaz. Kuzey Kore bile bu kadar salak değil. Azeriler ise Karabağı doksanlardan beri geri ele geçirmek istiyor ve ofansif savaş sürdürmeye açık baktığını daha öncede belirlemişlerdi.
  2. Ermenilerin kendilerini ve halkının yaşadığı toprakları koruma hakkı var. Doksanlardaki savaştan dolayı binlerce Azeri evlerinden kovuldu, öldürüldü, işkenceye uğradı ve bazı kaynaklara göre tecavüz bile edildi. Buna karşı o zamanki Azerbeycan devleti o insanları korumak icin harekete geçti. Bu günde binlerce Ermeni evlerinden kovuluyor, öldürülüyor ve işkenceye ediliyor. Buna karşı kendilerini koruyamazlarmı? Sizin dediniz gibi “biz savaşa karşıyız” deyip gerimi çekilsinler? 20, 50, bazılarının 100 yıldır oturduklarlı evlerinimi terk etmelerini istiyorsunuz? Kendilerine daha önce soykırım yapan bir halka karşı koruyamazlarmı? Hatta bazı Azeriler bu işin daha bitmedini bile iddaa ediyorlar. Tabiki insan haklarını uymalı Ermeniler savaşırken ve bunu onlarda bu savaşta bazen yapmıyorlar, ama bu hiç savaşmamak, kendilerini savunmamaktan çok daha başka bir şey. Ermenistanın iki tarafındada yok olmasını isteyen ülke var. Hatta biri, Türkiye, kendisinden çok daha güçlü. Azerbeycanın tek varlığını istemeyem ülke belki Ermenistan, ama Ermeniler Azerilere soykırım yapmadılar, işkal ettiler, ama soykırım yapmadılar.
  3. Ermenilerde soykırım yapardı aynı durumda olsa. Sizin bu kuş beyini argümanınızı sikerim. Belki yapardı, belki yapmazdı, ama yaptılar mı? Hayır. TürkleAzeriler yaptımı? Evet. Sizin bu mantığınıza göre Sovyetler’de Naziler kadar kötü çünkü Stalinde Yahudilerden nefret ediyorlardı ve aynısını yaparlardı. Afrikalılar daha güçlü olsaydı onlarda beyazları sömürürlerdi. Çinilerde milyonlarca Japon kadın tecavüz ederdi, çünkü onlarda nefret ediyorlardı. Kılıçdaroğluda Tayyip kadar çalırdı Belki yaparlardı, belki yapmazlardı, ama bir şey kesin. Yapmadılar. Ermenilerde Azerilere ve Türklere soykırım yapmadılar.
  4. Ermeniler bugünkü Azeri topraklarına saldırma planları yok. Füze attıkları doğru olabilir, ama 2020 deki savaşta Ermeni askeriyesi Azeri köyleri işkal etmiyor.
——
Bu subdaki insanların çoğu kendi ülkelerini, kültürlerini ve tarihlerini eleştiribileyen insanlar ve bu hiçte kolay bir şey değil, ama özeleştiri yaparken senin sevmediğin, ve senide sevmeyen, bir ülkeyi aynanda eleştirmene gerek yok. Bizde biliyoruz. Ermenistan melek değil. Batıdaki solcuların sandığı kadar bu işlerin siyah-beyaz olmadığını, ama bu savaşta Azerbeycan bariz şekilde mütecaviz ve Ermenilerin insan haklarına saygı duyarak kendilerini koruma hakkı var. Yoksa hepsini o topraklardan kovar Azeriler. O da Ermeniler için en iyi durum.
svihs teki bu olay son birkaç gündür benim bir videoyu aklıma getiriyor. Amerikan bir orta-sağ siyasetçiye “Faşizm kötü diyin” demişti birisi. Oda “faşizm ve komünizm kötü” diyordu. Soruyu üç kez sormuşlardı adama, ama cevabını asla değiştirmiyordu. Bu subda “Azeriler mütecaviz diyemiyor. İlla Ermenileride aynanda eleştiricekler. Eleştirebilirsiniz, ama bu savaşta Ermenilerin kazanırsa boşu boşuna binlerce kişi ölücek ve yaralanıcak. Azeriler kazanırsa onun üstüne 100.000 den fazla insan evlerinden olucak. Kim bilir kaç sivilde onları öldürmek isteyen bir devlet altında kalıcak.
submitted by Troway3169 to svihs [link] [comments]


2020.11.01 17:12 griljedi GRRM 2017 Söyleşileri

- Kitaplarınızı okumakla başlayan ve ancak daha sonra televizyon dizisine gelen bu eleştirmenlerden biriyim. Belki de bu yüzden hala kitapları tercih ediyorum. Kendinizi dizideki karakterlerin başarısı ve popülaritesi konusunda kıskanç mı buluyorsunuz, yoksa onları ve diziyi eşit derecede çocuklarınız olarak görüyor musunuz?
Ben de kitaplarla başladım. Sonra on yıl televizyonda çalıştım ve sonra kitaplara geri döndüm ve şimdi her iki tarafta da bir ayağım var.
Kitaplara gelince, belli ki yüzde 100 bana aitler. Televizyon dizisi kısmen benimdir; bu, benim karakterimle benim dünyam ve bunun için bir dizi senaryo yazdım. Dört senaryo yazdım - ilk dört yılın her biri için bir tane ama gerçekten harika bir TV dizisi yapan birçok insan var ve iki yapımcı olan David Benioff ve Dan Weiss olağanüstü bir iş çıkardı ve tüm yönetmenlerimiz, muhteşem oyuncu kadromuz, diğerler çalışanlar da öyle. Kostüm tasarımı, oyuncu seçimi, dublör çalışması, sinematografi ve özel efektler gibi konularda kazandığımız Emmy'lerin sayısı... Televizyondaki diğer programlardan daha fazla Emmy kazandık çünkü bu işlerdeki insanlar işlerini üstün bir şekilde iyi yapmışlardır. Bu yüzden şovla ilişkilendirilmekten çok gurur duyuyorum.
- Yapımcılar sizden ne kadar bağımsız? Basitçe söylemek gerekirse: öldürmeye karar verdiğiniz bir karakterin hayatını kurtarabilirler mi? Ya da kitaplarınızda hala hayatta olan birini öldürebilirler mi?
Bağımsızdırlar. Onlar istediklerini yapabilirler. Gücüm yok… herhangi bir sözleşmeye dayalı [onları durdurma] hakkım yok. Onlara danışmanlık yapıyorum. Onlarla düzenli olarak konuşuyorum. Elbette yıllar önce bir dizi çok uzun toplantı yaptık, onlara son birkaç kitapta gelen bazı büyük kıvrımları, dönüşleri ve büyük olayları anlattım. Yani bunların bazılarına [değiniyorlar] ve bazı açıklamaları yapıyorlar ama aynı zamanda çeşitli şekillerde ayrılıyorlar.
En büyüğü az önce bahsettiğiniz: Muhtemelen şu anda, tam da konuştuğumuz sırada, dizide ölü olan, kitaplarda hala hayatta olan 20'ye yakın karakter var. Bazıları çok küçük karakterler ama aynı zamanda Rickon Stark, Barristan Selmy, Myrcella Baratheon gibi büyük karakterler de var. Hepsi - dizide ölü ama kitaplarda yaşıyor.
Kitaplarda, dizide hiç yer almayan oldukça önemli karakterler de var. Tamamen ihmal edilen karakterler. Mesele onları öldürmek değil; orada değiller. Asla bunun bir parçası olmadılar: Leydi Stoneheart onlardan biri; Bir bakış açısı karakteri olan Dorne'un varisi Arianne Martell ve Quellon Greyjoy'un oğullarından Victarion Greyjoy ve Balon ile Euron'un kardeşi. Tüm bu karakterler kitaplarda oldukça önemli ve dizide tamamen eksik.
- Çalışmanızda, Mikhail Bakhtin'in karakterlerin eşit olduğu ve okuyucunun bunlardan herhangi birini destekleyebileceği çok sesli kurgu kavramını esasen yakaladınız. Bunu dizilere aktarmak imkansızdı.
Tüm karakterlerin eşit olduğunu söylemem ama (umarım) insani özelliklere, özellikle de bakış açısı karakterler, sahipler. İlk kitapta yedi bakış açısı karakterim var ve her kitapta birkaç tane daha var. Yani, şimdiye kadar, muhtemelen 12 veya 13 bakış açısı karakteriyiz ve bunlar aslında onların derilerinin içine girdiğim yerlerdir, yani dünyayı onların gözlerinden görüyorsunuz. Onların düşüncelerini duyuyorsunuz. Onların duygularını hissediyorsun ve bu bakış açısı karakterlerinin üzerini boyamaya çalışıyorum ve bazıları asil ve adil, bazıları biraz bencil ve bazıları çok zeki ve bazıları daha az zeki ve hatta aptal ama hepsi insan ve ben onların insanlığını tasvir etmek istiyorum.
Her zaman "gri karakterler" dediğim şeyi yazmakla ilgilenmişimdir ve siyah veya beyazın tonlarında boyamakla değil. Pek çok fantastik roman, iyi ve kötü arasındaki çatışmayı romanın kalbi - tematik çekirdek olarak tasvir eder ve kesinlikle bunun bir kitap için geçerli bir tematik öz olduğunu düşünüyorum ama buna baktığımda, iyiyle kötü arasındaki mücadele, bir tarafın beyaz, diğer tarafın siyah giydiği bir savaş alanında yapılmıyor ve adamlar siyahlar gerçekten çirkin ve insan eti yiyorlar ve boynuzları falan var.
- Tolkien’de olduğu gibi.
Tolkien bunu muhteşem bir şekilde yaptı, ancak takip eden Tolkien taklitçilerinin elinde klişe haline geldi. Karanlık Lordlar veya dengi hakkında yazmak ilgimi çekmiyordu. Hepimiz bizi tanımlayan ve hayatlarımızı tanımlayan seçimlerle mücadele ederken, iyiyle kötü arasındaki savaşın her gün dünyanın her yerinde bireysel insan kalbinde yapıldığını düşünüyorum ve ne yapacağımızı seçmemiz gerekiyor ve bazen seçim kolay olmuyor; iyi ve kötü adamların bu mutlak yan yana gelmesi değil. Karakterlerimle buna ulaşmak ve karşılaştıkları bazı zorlukları göstermek istedim.
“Game of Thrones” dizisi bu grafik, müstehcen seks ve şiddet sahneleriyle başladı. Bunların bir kısmı yavaş yavaş gösteriden kayboldu, ancak kitaplarınızdan değil. Programcıların bu kararı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben buna katılmıyorum. Dizi, dizidir. David ve Dan bunu yapıyor ve benim uğraşmak zorunda olmadığım parametrelerle seçimler yapmak zorundalar. İzleyicilerin neyi kabul edip etmeyeceklerine ilişkin sorular, çalışma süresiyle ilgili sorular, gerçekte neler yapabileceklerine dair sorular... Örneğin, ilk sezonda bütçemiz çok daha küçüktü ve gerçekten savaşamazdık. Yani Yeşil Çatal Savaşı gibi bir şeyiniz var. Kitabımda büyük bir savaştı, ancak TV şovunda, Tyrion kafasına çarptı ve savaş boyunca bilinçsiz, çünkü tüm ekstraları işe alacak ve tüm özel efektleri yapacak bütçemiz yoktu.
Kitaplar benim hikayeye dair mutlak vizyonum ve istediğim şeyi sunuyorum, cinsellik ve şiddet dahil. Tolkien dahil birçok fantezide olduğu gibi bu aslında bir savaş hikayesidir. Yüzük Savaşı! Ve bir savaş hikayesi yapıyorsanız, savaşın doğası konusunda dürüst olmanız gerektiğini düşünüyorum ve savaş kesinlikle edebiyat tarihine kadar uzanan güçlü bir temadır. İlyada öncesine ait pek bir şeye sahip değiliz ve İlyada Truva Savaşı'ndan başka bir hikaye nedir? Tolstoy'un Savaş ve Barış hakkında yazması var. Savaş insanlığın en büyük belası ama başından beri bizimle birlikte ve bilmiyorum ama bazen sonuna kadar bizimle olacağından umutsuzluğa kapılıyorum. İster fantezi kurgu ister gerçekçi kurgu olsun, kurguda ele alınması kesinlikle güçlü bir şeydir.
- “Game of Thrones” u sık sık dünyamızla ilgili politik metaforlar koleksiyonu olarak okuruz. Bu hikayede siyasi görüşlerinizi aramakta haklı mıyız? Yoksa bu haksız bir şekilde mi yansıtılıyor?
Sanırım ikisinden de biraz. Kuşkusuz, "Buz ve Ateşin Şarkısı" güç üzerine bir meditasyondur - gücün kullanımları ve suistimalleri, insanların onu elde etmek için yaptıkları ve ona sahip olduklarında ne yaptıkları... Yönetim üzerine bir meditasyon ve elbette savaş hakkında bir hikaye. Bunların hepsi birer faktör ve belki de içinde ne yaptığımı görerek bunların bazıları hakkındaki görüşlerimi hissedebilirsiniz.
Ne var ki 21'inci yüzyıl ve 2017 siyaseti ile ilgili bir alegori değildir. Bunu uygulamaya çalışanlar, Tolkien ile bunu yapmaya çalışanlar kadar yanlıştır, Yüzüklerin Efendisi'nin II.Dünya Savaşı ile ilgili olduğundan bahseder. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili değildi; Yüzük Savaşı hakkındaydı. Kitaplarıma yansıyan herhangi bir politika varsa, Yüz Yıl Savaşları, Haçlı Seferleri ve Güllerin Savaşları siyasetidir - 2017'de olan bir şey değil.
- Herhangi bir kitaptaki ana karakterler genellikle yazarın bir yansıması olarak kabul edilir. Bu "Game of Thrones" da doğru mu?
Bakış açısı karakterleri ile diğer karakterler arasında bir ayrım yapmalıyım. Bakış açısı karakterleri, aslında derilerinin içinde süründüğüm ve kafalarında yaşadığım ve size dünyayı gözleriyle gösterdiğim karakterlerdir. Bir bakış açısı karakterini canlandırmak için, karakter sizden çok farklı olsa bile, kendinizin bazı kısımlarını kullanmanız gerekir. Açıkçası, asla sürgün edilmiş bir prenses olmadım, asla cüce olmadım ve hiç sekiz yaşında bir kız olmadım. Ama bence, tüm insanlık için geçerli olan ortak özelliklerle, bizi ayıran şeyden çok daha fazla ortak noktamız var. Milliyet veya din, cinsiyet veya seks veya bu sorulardan herhangi birini göz önünde bulundurarak, tüm bu karakterleri tamamen insan yapmaya çalışıyorum.
- Size en çok hangi karakterin benzediğini hissediyorsunuz? Hikayede en çok hangi karakter olmak istersiniz? Ve hangi karakter olmaktan korkarsınız?
[Gülüşmeler.] Tyrion her zaman yazarken en kolay zaman geçirdiğim karakterdir. Belki de tüm dezavantajlarına rağmen bir anlamda olabilmeyi dilediğim karakter buydu ama tabii ki ben Tyrion değilim. Tyrion'un ona karşı harika bir zekası var ve ortaya çıkması haftalarımı alan her an zekâyı savuruyor. Satırı doğru yapmadan önce onları dört kez yeniden yazmam gerekiyor. Gerçek hayatta ben her zaman "Ah! Bunu söylemeliydim! " derim ama bunu sadece üç hafta sonra düşünüyorum.
Gerçek hayatta muhtemelen en çok sevdiğim karakter Samwell Tarly. Sevgili Sam ve olmak istediğim karakter? Kim Jon Snow olmak istemez ki - kara kara düşünen, Byronic, tüm kızların sevdiği romantik kahraman. Theon [Greyjoy] olmaktan korktuğum kişi. Theon, Jon Snow olmak ister, ancak bunu yapamaz. Yanlış kararlar vermeye devam ediyor. Kendi bencil, en kötü dürtülerine teslim olmaya devam ediyor.
Theon, bazı açılardan kahraman olmak için baştan sona mücadele ediyor. İkisi de aynı durumdan çıkıyor: İkisi de Kışyarı'nda Eddard Stark tarafından büyütülüyor, ancak gerçek, çekirdek ailenin bir parçası değiller. Theon bir esir ve Jon Snow piç bir oğul. Yani ikisi de biraz dışarıda ama Jon bunu başarıyla hallediyor ve Theon bununla başa çıkamıyor. Kendi kıskançlığı ve ait olmama duygusuyla zehirlenir.
- En sevilen kahramanlarınızın çoğu dışlanmışlar: çocuklar ve kadınlar, eşcinseller ve cüceler, yabancılar ve entelektüeller. Edebiyat dünyasında bir yabancı gibi, belki bugün değil ama kariyerinizin erken dönemlerinde, hissediyor musunuz? Görünüşe göre bilim kurgu ve fantezi yazarları genellikle çok popülerdir, ancak bazen hala "gerçek yazarlar" olarak kabul edilmemektedirler.
Değişiyor. Rusya adına konuşamıyorum - Rusya'da neler olup bittiğini bilmiyorum - ama İngilizce konuşulan dünyada durum yavaşça değişiyor. Kariyerime 70'lerde, ilk satışlarımda başladığımda ve hatta ondan önce, 60'larda, küçük amatör hikayeler okurken ve yazarken, bunun kesinlikle çok farkındaydım. Bilimkurgu ve fantezi, gerçek edebiyat olarak görülmedi ve kanonun(kabul gören yazar eserleri listesi) bir parçası değildi. Öğretmenlerim bana "Neden bu saçmalığı okuyorsun? İyi notlar alıyorsun, iyi yazıyorsun ve büyük ustaları okuyor ve o şeyleri yazmamalısın. " derdi.
En azından Amerika'da değişen şey, Amerika'nın her yerindeki kolejlerde ve üniversitelerde öğretilen bilim kurgu ve fantezi kurslarının olmasıdır hatta bazıları kitaplarımı öğretiyor. Son birkaç yılda, Michael Chabon'un Pulitzer'i ve Stephen King'in Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandığını gördük. Bunlar, 30 yıl, hatta 10 yıl önce bir fantezi yazarına asla verilemeyecek çok çok prestijli ödüller. Birdenbire bu engeller aşılmaya başlıyor ve ayrıca edebiyat yazarlarının bilimkurgu ve fantezi yazarlarının tekniklerini ve ortamlarını ödünç aldıklarını görüyorsunuz. Bu yüzden duvarların yıkılmaya başladığını düşünüyorum ama henüz tam olarak değil.
Örneğin, yüzlerce kolej ve üniversite bilimkurgu ve fantezi dersleri vermesine rağmen, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatını ve kanonunu öğretirken bilim kurgu veya fantezi kitaplarını dahil etmiyorlar. Kanon yine Fitzgerald, Hemingway ve John Updike olacak. Tam olarak birleşeceğimizi düşünürsem, olması gerektiği gibi Ursula K. Le Guin veya Robert A. Heinlein'i içermeyecektir. Ancak bunların hepsi tüm tür yazarları için geçerlidir. Sadece biz değiliz. Gizemli yazının iki büyük devi olan Dashiell Hammett veya Raymond Chandler da bunlara dahil değil.
Elbette herhangi bir kitabın gerçek testi, kendi zamanında hayatta kalacak mı ve yazar öldükten sonra okunacak mı? 20 yıl sonra okunacak mı? Ya da 100 yıl sonra? Bence bilim kurgu ve fantezi bu açıdan oldukça iyi gidiyor. İnsanlar hâlâ H. G. Wells ve Jules Verne'i okuyorlar ve hala Tolkien'i okuyorlar. The Guardian, 20. yüzyılın en büyük romanları hakkında bir okuyucu anketi yürüttüğünde, Yüzüklerin Efendisi, 20. yüzyılda yazılmış İngilizce konuşulan dünyanın tüm sözde büyük edebi romanlarından önce bitirdi. Sanırım işler değişiyor.
- Hiç Rus edebiyatından bir şey ödünç aldınız mı? Klasiklerimizden biri?
Rus edebiyatından aklıma gelen tek bir şey ödünç aldım, "Karamazov Kardeşler" den alınan Tywin Lannister'ın cesedi için yaptığım küçük parçaydı ama Rusça okumadığım için çok fazla Rus edebiyatı okumadım. Üniversitede Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" ve "Karamazov Kardeşler" ve "Savaş ve Barış" adlı klasiklerini okudum ve daha sonra "Doktor Jivago" yu okudum. Biraz Rus bilim kurgu okumaya çalıştım ama çoğunlukla sahip olduğumuz tek şey Strugatsky Kardeşlerdi. Hiç Rusça bilmiyorum, maruz kalmam sınırlıydı.
- "Game of Thrones" dünyası çok inandırıcı ve çok gerçekçi, öyleyse neden bu dünyaya sihir getirmeye karar verdiniz? Yürüyen cesetlere ve ejderhalara ihtiyacı var mıydı? Yazar olarak sizi büyülü unsurlar sunmaya iten nedir?
Ejderhaların orada olmamasını erken dönemlerde düşünmüştüm. Targaryen’in sembolünün ejderhalar olmasını istedim ama bunun bir psiyonik güç gibi, pirokinez olduğu, zihinleriyle alevler çıkarabilecekleri fikriyle oynadım. İleri geri gittim. Arkadaşım ve diğer fantazi yazarı Phyllis Eisenstein, beni ejderhaları yerleştirmeye ikna eden kişiydi ve üçüncü kitabı ona ithaf ettim ve bunun doğru karar olduğunu düşünüyorum. Bu arada Phyllis, büyük Rus filmleri “Battleship Potemkin” ve “Alexander Nevsky” nin yapımcısı Eisenstein'la uzaktan akraba.
Fantezinin içinde sihire ihtiyacı var ama ben sihri çok sıkı bir şekilde kontrol etmeye çalışıyorum. Fantazide çok fazla büyüye sahip olabilirsiniz ve sonra her şeyi alt eder ve tüm gerçekçilik duygunuzu kaybedersiniz ve sihri büyülü tutmaya çalışıyorum - gizemli, karanlık ve tehlikeli bir şey ve asla tam olarak anlaşılmayan bir şey. Bu altı kelimeyi söylerseniz, güvenilir bir şekilde bir şeylerin olacağı sihir okulları ve sınıfları olma yolunda ilerlemek istemiyorum. Sihir bu şekilde çalışmaz. Sihir, tam olarak anlamadığınız güçlerle oynamaktır ve belki de varlıklar veya tanrılar hakkında tam olarak anlamadığınız... Bu konuda bir tehlike hissi olmalı.
- Yani Hogwarts yok mu?
Hayır. [Kahkaha.]
- Son bir şey: "Buz ve Ateşin Şarkısı" serisindeki bir sonraki kitabını ne zaman bitireceğini birisi George Martin'e her sorduğunda, başka bir Stark'ı öldürürmüş. Bu söylentiler gerçek mi?
Bu doğru olsaydı, geriye Stark kalmazdı çünkü bu soruyu sürekli alıyorum ama hala ortalıkta sağlıklı sayıda Stark'ımız var.
- GRRM, kitapları yazarken Amerikan tarihinden hiç etkilenmedi ama Ortaçağ Avrupa, bilhassa İskoçya, tarihinden çok etkilendi.
- Daenerys’in kırmızı kapılı evi terk ettiğinde kaç yaşında olduğu ve kaldığı yerin Deniz Lord’unun sarayına yakın olup olmadığı sorusunu yanıltısız bıraktı ama gelecekte kitaplarda “kırmızı kapılı ev” hakkında daha fazla açıklama olacağını söyledi.
- Rickon, yeni kitapta görünecek.
- Ejderhaların cinsiyeti konusunun tam olarak anlaşılmasının zor olduğunu, bazen ejderhaların dahi bilmediğini, yumurta bıraktığında dişi oldukları varsayıldığını söyledi.
- GRRM, Ramsay’in yaratma ilhamını “Theon’un kıçıcı ısıracak bir şey gerekiyordu” şeklinde cevap verdi. Özetle Ramsay, Theon için yaratılan bir karakterdir.
- Diğerleri’nin gerçek dünyadaki eşdeğeri soruldu ve buna en yakın olanın iklim değişikliği olacağı yanıtını verdi. Bunun hakkında epeyce konuştu ve insanlığın bu tehditle yüzleşmek için birleşmesi gerektiğini ve bunun acil olduğunu söyledi.
- Ötekilerin kökenleri hakkında, ileride, daha fazla şey öğreneceğimizi söyledi.
- GRRM, eğer Sansa, doğruyu söyleseydi Lady hala hayatta olur muydu sorusuna “bu mümkün” cevabını verdi. Robert bir düşünür değil, duyguları tarafından yönetilen aceleci bir adamdı, bu yüzden öfkesini ulu kurtlar yerine Joffrey'e yönlendirebilirdi. Ancak bu kesin değil çünkü Robert evliliğinde barışı korumak istiyordu ve yine de ulu kurtlar konusunda Cersei'yi mutlu etmeye karar verebilirdi.
- Yazma süreci hala sana doğaçlama geliyor mu? Aklınızda bir son olsa bile, hala Westeros dünyası hakkında bir şeyler öğreniyormuş gibi hissediyor musunuz?
Evet. Bu, Westeros veya Game of Thrones'a özgü bir şey değil. Bu sadece benim çalışma şeklim ve her zaman yaptığım bir şey.
Romanlarımdan herhangi biri söz konusu olduğunda, nereden başladığımı biliyorum, az çok nerede sona ermek istediğimi biliyorum. Yol boyunca bazı büyük dönüm noktalarını biliyorum, benim için inşa ettiğim şeyler ama yol boyunca çok şey keşfediyorsunuz. Karakterler yükselir ve daha önemli görünür ve büyük bir dönüm noktası olacağını düşündüğünüz şeye ulaşırsınız ve ... iki yıl önce düşündüğünüz şey pek işe yaramıyor, yani daha iyi fikir gerekir! Benim için her zaman böyle bir keşif süreci vardır. Yazarların hepsinin bu şekilde çalışmadığını biliyorum ama ben hep böyle çalışıyorum.
- Bu yeni fikirler, Game of Thrones TV şovuna tepki olarak ortaya çıkıyor mu? Kendinizi TV'de yayımlananları karmaşıklaştırmaya veya bunlardan uzaklaşmaya ya da şovda çok fazla yer almayan karakterlere dalmaya çalışırken mi buluyorsunuz?
Bunu o terimlerle düşünmüyorum. Dizi, dizidir ve bu noktada kendi başına bir yaşam geliştirdi. Elbette dizinin içindeyim ve başından beri de öyleyim ama asıl odak noktam kitaplar olmalı. Bu hikayeyi 1991'de yazmaya başladığımı hatırlamalısınız ve ilk olarak David ve Dan [yapımcılar; Benioff ve Weiss] ile 2007'de tanıştım. Dizide çalışmaya başlamadan önce 16 yıldır bu karakterlerle ve bu dünyayla yaşıyordum. Aklımda oldukça sabitler ve dizi, dizinin tepkisi ya da hayranların düşündükleri yüzünden hiçbir şeyi değiştirmeyeceğim. 1990'ların başında yazmaya başladığım hikayeyi hâlâ yazıyorum.
- Kadın karakterleriniz güçleri ve karmaşıklıkları için öne çıkıyorlar, ancak çoğu zaman cinsel şiddetin kurbanı olarak, erkek karakterler tarafından yapılan muameleler, yıllar içinde öfkeyi artırdı. Bu tepki sizi şaşırttı mı?
Evet, şaşırttı aslında ve ben bazılarıyla sorun yaşıyorum. Eleştirilerin doğru veya uygun olduğunu düşünmüyorum. Herkesin kendi fikrini alma hakkı olduğunu biliyorum ama… her neyse. Esasen bir savaş hikayesi yazıyorum - Güllerin Savaşları. Yüz Yıl Savaşları. Buradaki ilham kaynağımın her birinin başlığında "savaş" var. Tarih kitaplarını okuduğumda tecavüz tüm bu savaşların bir parçası. Tecavüzün olmadığı hiçbir zaman savaş olmadı ve buna bugün devam eden savaşlar da dahildir. Bana öyle geliyor ki bir savaş hikayesi yazarsan ve onu dışarıda bırakırsan temelde dürüst olmayan bir şey var demektir.
- Bir dereceye kadar da trajik ve ne yazık ki karakter geçmişleriyle o kadar iç içe geçmiş durumda ki. Daenerys çocuk gelin olarak satılmadıkça, yani köle olarak satılmadıkça, şu anda olduğu yere varamaz.
Ve şunu belirtmeliyim ve muhtemelen bunu biliyorsunuzdur, eğer kitapları okuyup diziyi izlediyseniz, Daenerys'in düğün gecesi kitaplarda anlatıldığından oldukça farklıdır. Yine, gerçekten de Daenerys'in parçasının yeniden canlandırıldığı orijinal bir pilotumuz vardı ve ilk kez, Tamzin Merchant rolünü oynadığı sırada çektiğimiz şey, kitaplar için çok daha doğruydu. Kitaplarda yazıldığı şekliyle sahneydi. Böylece orijinal pilot ve sonraki pilot arasında bu değişti. Bunun hakkında David ve Dan ile konuşmalısın.
- Hayranlar tarafından oldukça sevilen bir hale geldikleri için karakterleri özgürce hareket ettirememek çifte bir engel gibi görünüyor.
Okuyucunun karakterlerinizi önemsemesini istiyorsunuz - eğer yoksa, o zaman duygusal bir ilişki yoktur ama aynı zamanda karakterlerimin nüanslı olmasını, gri olmasını, insan olmasını istiyorum. Bence insanoğlu inceliklidir. İnsanları kahramanlık ve kötülük yapma isteği eğilimi var ve bence gerçek hayatta kötü adamlar var ve gerçek hayatta kahramanlar var, ancak en büyük kahramanların bile kusurları vardır ve kötü şeyler yaparlar ve en büyük kahramanlar bile sevgi ve acı çekebilir ve bazen onlara sempati duyabileceğiniz anlar yaşarlar. Ne kadar bilimkurgu, fanteziyi ve yaratıcı şeyleri sevsem de mihenk taşınız olarak her zaman gerçek hayata geri dönmeli ve `` Gerçek nedir?” nedir diye sormalısınız.
- Cat hakkında...
"Evet, birisi ölümden dönerse, özellikle de şiddetli, travmatik bir ölüme maruz kalırsa, her zamanki kadar güzel bir şekilde geri gelmeyecekler." Lady Stoneheart karakteriyle yapmaya çalıştığım ve hala yapmaya çalıştığım şey buydu.
- Ve Jon Snow da dizide ölümden dönme deneyimiyle bitmiştir.
Doğru... Ve tüm bunların habercisi olarak kurulan zavallı Beric Dondarrion, her seferinde biraz daha az Beric... Hafızası kayboluyor, tüm bu yara izleri var, fiziksel olarak giderek daha çirkinleşiyor çünkü artık yaşayan bir insan değil. Kalbi atmıyor, damarlarında kanı akmıyor, wight ama buz yerine ateşle canlandırılan bir wight, şimdi tüm ateş ve buz şeyine geri dönüyoruz.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.26 03:45 hamhumsaralop Köy, kasaba, küçük ilçe daha açık bir ifadeyle kapalı bir çevrede büyümüş insanların cinsel özgüvensizliği orta sınıf ahlakını perçinlemekle kalmayıp kapalı kapılar ardından yapılan sapkınlıklara yeni yollar açmaktadır.

memleketin bu bağlamda tek çıkış yolu cinsel devrimdir. cinsel özgüveni olmayan erkek, toplum tarafından cinselliği yok edilmiş kadınlarla evlenme yoluna giderek, yine kendileri gibi cinsel sorunlu bireyleri topluma katmakta ve toplumu hasta etmektedir. akraba evliliğinin altında yatan temel sebeplerden biri de budur.
ataerkil bir toplum olmamız hasebiyle erkeğin rızası alınmadan, olağan bir şeymiş gibi beklenen ödevler ve istekler erkek psikolojisinde erkliği, aktifliği kutsal saymaktadır. bu da erkekte mental olarak bir çürümeye neden olmakta.özellikle, günümüzde tamamen yalandan oluşan porno sektörüne kolayca erişim sağlanması, erkekler üzerinde bağımlılık yapmaktan öte cinsel iç dünyalarını param parça etmektedir. videolardaki gibi penisleri ve performansları olmadığı için bilinçaltında kendilerini kusurlu sanmaktadırlar.
tabii ki porno sektörü sadece erkeği değil kadını da etkilemektedir. sex sells mantığıyla tamamen objeye dönen, döndürülen kadın bu edilgenliği kaldığı yoğun propagandadan ötürü kabul etmektedir.
gelişmemiş toplumların ara tonları yoktur ya siyah ya da beyazdır. biz de en iyi ihtimalle gelişmekte olan bir toplum olduğumuz için ara tonları görememekteyiz. tv veya pc ekranlarında sosyal medyada gördüğünüz ''it girl''ler, fenomenler, porno yıldızlarının oluşturduğu sanal algıyı, aslında sizin tözünüze ait olmayan profil fotoğragları, durum güncellemeleri, planlanmış instagram fotograflarıyla, yani başka bir sanal karakterle takip edip gerçeklikle bağınızı hayatın verdiği elem ve keder yüzünden minimuma indirmeye çalışmaktasınız. sanal dünya, orada var olduğunuzu sandığınızda, akışına kendini bıraktığınızda size çok iyi geliyor. korunaklı alanınızda internet, sizi annnenizin rahmindeki kadar güvenli hissetiriyor.'' ya hep ya hiç mantığı'' bir tık kadar uzak olan karar verme mekanizması, mevcut hükümet vasıtasıyla da empoze edilince toplumdaki ahlaksızlık daha büyük yüzdelerle artmaya devam ediyor. adam ''neden köpek sikmekten gocunayım ki'' diye düşünüyor. karakterinin büyük bir parçasını oluşturan geçmiş nesili, köyden gelen bir üst nesil olduğundan bu aşırılıkları en iyi ihtimalle sadece günah diye uyarıyordu. var olmayan, sanal bir evrende gerçekle bağdaşmayan kararları bu kadar rahat alan bir bireyin hayata geridönüşünde iyi ile kötü; ahlaklı ile ahlaksız eylemi ayırabilecek mental kapasiteye erişmesi mümkün müdür? hayat ona 1 veya 0'ı empoze ederken... dedesinden, anneannesinden ona kalan hayal meyal hatırladığı taşra geleneklerinde günah olarak addedilmeyen,modern toplum yapısıyla bağdaşmayan saikler bu bireye kalmadı mı? kadın ırz mevzusu ileri sürülerek küçük şehirlerde erkeklerden uzaklaştırılmadı mı?
sözün özü, ilk cinsel deneyimi sobalı tek göz odalarda ebeveynlerin orgazm iniltileriyle uyumak olan 2 nesil önceki kuşağın hastalıklı algısı zincirleme bu zamanı etkiledi. freudyen yaklaşımla, seksin doğasını bu kadar yakından hissedip babası tarafından kastrasyona uğrayacağı düşüncesinden saplantılı hale gelen, cinsel olarak sakatlanmış erkek zamanımızın hızı ile kendi libidosuna hakim olmak için çıktığı bu yolda daha da sakatlanmıştır.
hadi eyv.
submitted by hamhumsaralop to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 10:41 Asusnur GRRM - 1999 Söyleşileri - 2

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
25 Mayıs 2020
Bronn, 30’ların başlarında.
Eğer her bir şövalye başka bir kişiyi şövalye ilan edebiliyorsa Ser Osmynd Kettleblack gibi vicdansız şövalyelerin yahut toplumsal değerleri küçümseyen hanelerin bu durumu suistimal etmesine engel olan nedir?
Sosyal baskı. Bir şövalyenin akranları bunu yapana kötü gözle bakar. Evet, belli bir miktar para kazan olabilir ama şerefi kalmazdı ve şeref, bu kültürde hala çok önemlidir.
Ser Osmynd neden para için başkalarını şövalye ilan etmedi ya da en azından kendi kardeşlerini şövalye ilan etmedi? Aileler içinde bile şövalye olmayan kardeşler var, neden?
Şövalye olmak sadece basitçe “şeref” meselesi değildir, bu bir iş, yükümlülükleri var. Zırh ve en azından savaş atı için belli bir miktar servete ihtiyacını var. Savaşmanız, efendiniz çağırdığı zaman gitmeniz gerekir; insan eğitmeniz ve yönetmeniz beklenir. Bazı insanları (Willas Tyrell, Sam Tarly gibi) bunu yapamaz; bazıları sadece rahip, üstat gibi şeyler olmak için donanımlıdır. Şövalyelik de kısmen dindar bir parçaya sahip, bu yüzden eski ilahların takipçileri şövalye olmaya pek eğilimli değillerdir yoksa faturayı ödemek zorunda kalırlar.
Soylu doğumlu piçler şövalye olabilir mi?
Herkes şövalye olabilir.
Manderly’nin nasıl 40 yaşlarında yaverleri olabiliyordu?
Yaverleri, şövalyelik eğitimi alan, genç erkekler olarak görme eğilimdeyiz bu, gerçeğin sadece bir parçası. Tarihsel olarak hayatlarını tamamen yaver olarak geçiren kişiler de var; 30’larında, 40’larında hatta bazen 50’lerinde yaverler gayet yaygın bir şeydi. Bu insanlar belki şövalye olacak zenginliğe sahip değildi ya da eğilimleri yoktu. Onlar, teğmenliğe terfi etmek istemeyen kariyer ordusu çavuşunun orta çağ muadilleriydi.
Tyrion, babasının Fırtına Burnu’nuna yürümeden önce Robb’u yenmesi gerektiğini düşünüyordu. Stannis’in her an kaleyi terk edip, KL’ye saldırması açısından bu büyük bir risk değil mi?
Fırtına Burnu çok zorlu bir kale. Tywin ve Tyrion, Stannis’in cesurdan ziyade metotik bir adam olduğunu biliyor, bu yüzden düşman kalesini arkasında bırakması mümkün olmayacaktı. Stannis’in Davos’a açıkladığı gibi; psikolojik bir yönü de var dı, küçük de olsa “yenilgi” görmeyi kabul etmedi. Tywin’in Batı’ya yürümesi bir risk mi? Evet. Bu yüzden Harranhall’da uzun bir süre kaldı, Robb’un ona saldıracağını ümit etti ama olmadı, hesaplanmış bir kumar oynadı. Üç taraflı bir mücadelede (Renly ile beraber 4) herhangi bir belirleyici hareket bir risktir ve kazanmak için bazı riskler alınmak zorundadır.
İsyan sırasında Tyrell ve kuvvetleri, neden Fırtına Burnu’nu kuşatıp zamanlarını boşa harcadı? Bilhassa onların azam lordları savaşı kaybederken?
Targaryenler bir takım savaşları kaybetmişlerdi (ve bazılarını da kazanmışlardı), ancak Üç Dişli Mızrak ve King’s Landing Kuşatmasına kadar savaşı gerçekten kaybetmiyorlardı. Ve sonra kaybetti. Ve kuşatmalar orta çağ savaşının çok önemli bir parçasıydı. Fırtına Burnu coğrafi olarak stratejik değildi, ancak Kışyarı Starklar için önemli olduğu gibi Baratheon Hanesi için de önemli olan Robert’ın gücünün temeliydi. Düşmüş olsaydı, Robert evini ve topraklarını kaybederdi … ve iki erkek kardeşi düşman elinde rehine olurdu. Tüm önemli kişiler. Ayrıca Fırtına Burnu’nun düşüşü, fırtına lordlarının çoğunu onu dizini bükme zamanının geldiğine ikna edebilir. Yani kaleler nadiren önemsizdir.
Tyrellerin büyük bir ordusu vardı ama güçlerinin önemli bir kısmı Rhaegar ile birlikteydi. Prensin ordusu, Robert’ın ki daha çok savaş tecrübe etmesine rağmen, Robert’ın ordusundan daha fazlaydı. Savaşın tüm tarihini girmedim ama sadece iki büyük ordunun dövüşmesinden fazlası vardı; kuşatmalar, pusular, kaçış, düello, yağma ve Vadi ile Dorne Hudutları gibi bir dizi uzak yerde savaşlar…
Bir diğer ihtimal olarak Mace’in Aerys’in içten içe kaybetmesini umarken, ikili oynadığı söylenebilir mi? Böylece Ned gelir gelmez sancaklarını indirip, teslim olmuştur.
Ned geldiğinde Aerys ve diğerleri ölmüş, Viserys kaçmıştı; savaşacak kimse yoktu ve savaş her şekilde kaybedilmişti. Modern çağın “toplu savaş” kavramı o dönemler yoktu. Sadakat gibi ordular da kişiseldi. Tyrell’in teslim olması her zamanki gibi bir savaştı. Eğer bir nedenden ötürü Ned’e karşı boş bir savaş vermeyi denerse = daha fırsatçı sancaktarlarını diğer tarafa geçmiş olarak bulabilirdi.
Cat’in Jon’a karşı kötü davranışları hakkında bir soruya cevaben… “Kötü davranış” abartılı bir kelime. Cat, Jon’u kan gelinceye kadar dövdü mü? Hayır. Kendisinden uzaklaştırdı mı? Evet. Sözlü olarak onu suistimal edip, saldırdı mı? Hayır. Bran’ın hasta yatağında olanlar özel bir durumdu ama kendi çocuklarının haklarını konusunda çok koruyucuydu ve kral’ın ziyafetinde meşru doğumlu çocukları ile onun arasında keskin bir çizgi çekti. Jon kesinlikle onu başka yerde görmeyi tercih edeceğini biliyordu (Bu açıklamayı her daim biraz eksik ve yanlış bulmuşumdur çünkü Jon’un duygu ve düşüncelerine baktığımızda tam tersi bir resim çıkıyor; tamam, sürekli bir sözlü saldırı ve dayak gibi şeyler kuşkusuz yok ama basit bir soğuk bakıştan fazlası olduğu aşikar, yoksa en basitinden bu oğlan niye sürekli bu kadından korkup, ağlasın?)
Kanlı Oyuncular, diğer paralı asker birliği kadar eski değil ama çok yeni de değil, isimleri muhtemelen Vargo’dan öncesine dayanıyor. Bir Qohorik şu an onlara liderlik ediyor, sonrasında muhtemelen bir Lys’lı veya Dorne’lu ya da Ibbenli liderlik edebilir.
POVlarını nasıl yazdığı ile ilgili sorusu üzerine… Genelde bir karakteri seçiyorum ve bir duvara toslamadan önce onunle ilgili birkaç pov yazıyorum ve sonra bir başka pov’a geçiyorum ve bu şekilde devam ediyor. En zor POVlar, sanırım büyü elementleri yüzünden de Dany ve Bran ve Bran’ın ayrıca en genç POV olması ve sakat olduğu için kısıtlı olması gibi bir durum da var. Diğer tarafta Tyrion ve Ned’in bölümleri… kendilerini yazıyorlar gibi görünüyor.
Jon’un doğum zamanı ile ilgili bir soru üzerine… Jon ile Dany arasında muhtemelen 8-9 ay gibi bir zaman var… Cat ve Ashara söylentileri üzerine… Söylemeye gerek yok, hepsi zamanla açıklanacak. Ashara Dayne, Kayanyıldız’da yere çakılmadı çünkü bana yazan okuyucular böyleymiş gibi varsayıyor. Dorne’da da atlar var, biliyorsunuz ve tekneler… kendilerine ait olmasa da…Elia’nın Rhaegar ile evlenmesinden sonraki ilk birkaç yıl içinde Prenses’in KL’deki birkaç kadın eşlikçilerinden biriydi. Kalanını kitaplar için saklıyorum.
Greyjoy saldırısı sonrası Tywin, Lannister filosunu yeniden inşa etti. Burada 20 ya da 30 tane gemiden bahsediyoruz. Buna karşın Greyjoy filosuna denk olabilecek yegane deniz filosu Arbor’un kraliyet filosu ve Redwyne filosudur. Greykoy ve Redwyne, Westeros’un geleneksel deniz güçleridir. Lannister gemileri, Demir filonun dar gemilerinden daha heybetli ve büyük; çarklar, karyolar, akrepler gibi şeylerle beraber. Tyreller de Lannisterlarla aşağı yukarı aynı durumdadır ama onlar sancaktarlarına biraz daha bağımlıdır; bilhassa Kalkan Adalarındaki… Hightowerların, ticaret gemilerini korumak için, sadece birkaç savaş gemisi vardır.
Ned’in ordusu ona Dorne’a kadar eşlik etmedi, orada savaş yoktu ama şüphesiz sınırlarda küçük çatışmalar vardı. Lakin Martellerin savaşın dışında kalması tamamen doğru değil, Prens’in ordusunda KM Prens Lewyn komutasında Dornelu askerler vardı. Lakin Dornle’lar prensi olması gerektiği şekilde desteklemediler, bu kısmen Elia yüzünden öfkeli olduklarından kısmen de Doran’ın doğuştan gelen ihtiyatından.
Sevginin bir çok çeşidi var. Robert, kardeşlerini şüphesiz bir şekilde seviyordu ve onlara karşı dürüsttü ama onlardan tamamen hoşlanmıyordu. Stannis ile ilişkileri her zaman dikenliydi. Renly ise ailenin bebeği idi ve saraya gelene kadar Robert ile çok az zaman geçirdi. Robert’ın ona düşkün olabileceğinden şüpheleniyorum ama yakın değillerdi. Stannis, Fırtına Burnu dururken Ejderha Kayasının verilmesinden hiç hoşlanmadı ve bunu hakaret algıladı… ama Robert’ın bu amaçla yaptığı doğru değil. Targlar varislerini her daim Ejderha Kayası prensi olarak atamıştır. Joffrey doğana kadar da Robert, Stannis’i varisi olarak seçmişti. Robert iki kaleyi de kardeşlerine vermek yerine oğullarına verebilirdi ama bunun yerine kardeşlerine verdi ve ellerinde tutmalarına izin verdi, dikkatsiz cömertliğinin bir başka göstergesidir.
Valyria ve kıyameti hakkında ilerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama illa Kılıçların Fırtınasında olacağını söyleyemem.
Jaime’nin Aerys’i öldürürken ki duyguları konusunda fikirleri var. Bazıları onun acılık hissettiğini düşünüyor, şahsen ben biraz eğlendiğini de düşünüyor.
İki görüş de doğru.
Westeros'da Evlilik ve Nişan Yaşı 6
8 bin yıl önce Ötekiler nasıl yenilgiye uğradı? Sayılarına bakınca yenilmez gibi görünüyorlar? İnsanlar karşı saldırıda bulundu mu?
Binlerce yıl önce olan bir şey, bazı gerçekler sisin arasında kayboldu ve zamanla efsaneye dönüştü. İlerleyen ciltlerde daha fazlasını öğreneceksiniz ama muhtemelen her şeyi değil, hayır.
Yüzsüz İnsanlar, önceden bir tarife listesi asmaz. Onlara ölmesini istediğiniz kişiyi söylersiniz ve onlar da kim olduklarına ve zorluğuna göre durumlara göre fiyat üstüne tartışıp, karara bağlar. Ne kadar zorlu ve üst seviye kişiyse fiyat da o kadar yüksek olacaktır.
Arya’nın yakaladığı siyah kedi, Rhaenys’in kedisi Balerion olabilir mi?
Olabilir.
Westeros’ta erkekler 17 yaşında yetişkin kabul edilir. Yaş kaç olursa olsun yemin edildiğinde (NW veya KM için şeylerde) iş bitmiştir, kaçış yoktur, yaşın gençliği bir kurtulma aracı olmaz. Ayrıca NW, 12 yaş gibi oldukça genç bir kişiye yemin ettirmez.
Sorunun özeti: Hornwood mirası; Lord Hornwood’un kız kardeşi mirası devralacak kişi olarak düşünülmedi ama onun oğlu ve lordun piçi düşünüldü. Elimizde birkaç kadın lord (Mormont, Dustin ve Whent) olduğu düşünülürse bu pek mantıklı gelmiyor. Lord Hornwood ‘un karısı ve gelecek kocası mirası elinde tutacak kişi olarak tasvir edildi. Ayrıca Leydi Whent’in bir Frey ile evlenmiş olmasına rağmen hanesinin son üyesi olması üzerine bir soru soruldu ama GRRM buna cevap vermedi.
Bu soruya kısa cevap; Westeros miras hakkı gerçek orta çağ dönemine göre modellendi. Yani belirsiz, kodlanmamış, farklı yorumlara tabi ve çoğu zaman da çelişkili. Adamın ilk doğan oğlu varis olur, sonra bir sonrakine geçer. Yaşayan bir erkek varken Dorne hariç kızlar, miras konusunda pek göz önüne alınmazlar. Erkek evlatlardan sonra kız evladın mirası alacağı söylenir ama ölü adamın kardeşlerinden biri buna itiraz edebilir. Kız mı erkek mi daha önceliklidir? İki tarafın da bir talebi var.
Ya hiç çocuk yoksa ve geriye sadece torun ve büyük torunlar varsa? Öncelik ve yakınlık daha öncelikli bir prensip midir? Piçlerin hakkı var mı? Meşrulaştırılmış piçler, meşru doğumlu çocuklardan sonra mı yoksa doğum sırasına göre mi sıraya giriyorlar? Dullar ne olacak? Ve ölen kişinin iradesi ne olacak? Bir lord, oğlunu mirastan menedip diğer oğlunu varis yapabilir mi? Yahut bir piçi?
O dönemler de Westeros’ta da keskin, net bir cevabı yok. Olaylara genelde vaka bazında karar verilir, her bir dava bir sonrakine emsal teşkil edebilir ama çoğu zaman emsaller, taleplerle çatışabilir. Orta Çağ’a baktığınızda “çatışan hak talepleri” savaşların nedenin 4’te 3’ünü kapsar. O dönemlerin dünyası yasalarla değil erkeklerle yönetiliyordu. Yasaların belirsizliği lordun bir yerde tercih ettiği bir şey olabilir çünkü bu, onlara güç sağlıyordu. Hornwood davasında kararı sonuçta bir “lord” verecekti ve daha güçlü hak sahipleri karardan memnun değilse, silahlarını çekebilir. Yani kısaca miras meselesi, yasalar kadar politika ile de alakalı bir şekilde karara bağlanıyordu.
Renly, kaygısız ve dikkatsiz bir kişiydi ve geniş genellemerle konuşuyordu (Renly’nin taht talebiyle ilgili konuşmasıyla ilgili). Bağlamdan görebildiğimiz üzere abisinin yasal dayanağını hiçbir şekilde umursamadı, onun ilgilendiği tek şey ordusunun ne kadar büyük olduğuydu.
The Hedge Knight’ta binlerce yıllık yaşta olan kadim ejderhalardan bahsediyor. Targaryenler getirmeden önce Westeros’ta ejderha var mıydı? Yoksa Targlar gelirken ejderha iskeletlerini de mi getirmişti?
Bir zamanlar ejderhalar vardı. (Buz ve Ateşin Şarkısı 'Ejderhalar' 4 )
Kitaplar için sakladığınız bir şey olabileceğini düşündüğüm takip sorusu, Westeros dışındaki Ejderhalara ne oldu? Eğer doğru anladıysam, Simyacılar hiçbir yerde ejderha olmadığını söylüyorlar. Öyle miydi?
Artık var olduğu bilinen ejderhalar yok … ama bu bir ortaçağ dönemi ve dünyanın büyük bölümleri hala terra incognita, bu yüzden gizemli yerlerde çok uzakta her zaman ejderha manzaraları hikayeleri var. Üstatlar bunları kaile almama eğilimindedir.
Ben Tad Williams’ın büyük bir hayranıyım. Tolkien’i yıllarca sevmeme rağmen, modern fanteziyi okumayı bıraktım çünkü çoğu korkunç türev şeylerdi. Sonra Tad’in DRAGONBONE CHAIR’ini denedim ve oturdum ve kendi kendime “Evet! Bu doğru bir yazarın elinde müthiş olabilir!” dedim. Bu ilham olmadan hiçbir zaman BUZ VE ATEŞİN ŞARKISINI yazmazdım. Eğer bulabilirseniz metinlerde bu seriye dair bazı şeyler var. (Azor Ahai Efsanesi 'Sahte Ulak' 1 )
Eğer Dany kısırsa (varisi olmayacağı için) neden Westeros’u işgal etmek istediğine dair bir soruya, cevap vermedi.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.03 01:59 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 2

annem ''bugün pgibiyatra gidicez oğlum 2 gibi hazır ol.'' dedi. 2 de dilara gönder'in programının başlıycağını eğer izlemessem odamdaki boş cappy kutularının beni yadırgayacağını söyledim. fakat annem oralı olmadı. onu kırmak istemediğimden 1 seferlik ferhat beye görünmeyi kabul ettim. ferhat bey bence benden hoşlanıyor ve bu tüm kargaşanın sebebi bu. beni biraz daha fazla görebilmek için annem ve babamı kullanıyor. onu daha önce görmesem de ona karşı aynı duyguları paylaşamayacağım açık. çünkü pokemon'daki ashten sonra kalbime asla bir erkek almadım. bence bir erkeğin bir erkekten hoşlanması gaylik gibi bir şey.. arada benim de kendimi edward norton, cristiano ronaldo, ankaralı yasemin gibi isimlerle hayal ettiğim olur ama asla bir erkeğe karşı derin duygular beslemem. ferhat beye bunun yanlışlığından bahsetmeye karar verdim ve saat 2'yi beklemeye başladım. bu süre zarfında biraz incide takılmak mantıklı olabilirdi.
not: fight clubın sonundan hiçbir şey anlamamıştım.
saat 2 oldu ve üstümü başımı giyip aşağı indim. annemin kendisine ait bir arabası olmadığından otobüsle pgibiyatrın kliniğinin bulunduğu caddeye gittik. otobüste 70 yaşlarında bir amca sürekli bana bakıyordu. ayakta zor duruyorsun yaşına başına bakmadan neyin peşinde koşuyorsun dedim sessizce. duyan olmadı tabi. kliniğe girdik oç ferhat bizi 15 dakika bekletti. bir görüşme yapıyormuş.. artık ferhat'ın bana duyduğu hislerin gerçekliğine kesin inanıyordum ama ben onla ilgili ne düşünüyordum? bu biraz kafamı karıştırıyordu. sanırım onla ilgili kararımı tipini görünce karar verecektim.o sırada sekreterle hanımla sohbet ettik biraz. bana nasıl olduğumu sordu ben de kız kardeşim merve nin göğüslerinin kendisinin göğüslerinden daha küçük olduğunu belirttim. cevap vermek istemedi.. ama yapabileceğim bir şey yoktu gerçek bu. neyseki ferhat'ın işi bitti ve bizi içeriye çağırdı. acaba nasıl biriydi? ondan hoşlanabilecek miydim? tüm bunlar kafamdan geçerken heyecanla odasının kapısına doğru yöneldim.
not: sekreterin şükran teyzeyle bir alakası olabilir bence.
içeri girdiğimde ferhatın beklediğim kadar yakışıklı olmadığını gördüm. nedenini anlayamasam da buna biraz üzüldüm. ferhat gözlerimin dolduğunu görünce nedenini sordu. lafı değiştirmek için okan bayülgen'in sistem karşıtı durup da nasıl sistemin göbeğinde yer aldığından bahsettim. anlamsızca gülümsedi ve annemin odadan çıkmasını istedi. başbaşa kalmamız için elinden geleni yapmıştı. fakat onla olamayacağımızı uygun bir dille belirtmem gerekiyordu. bana biraz kendinden bahset deyince bunu fırsat bildim ve gay olmadığımı belirttim. yine gülümsedi.. bu adamda bir şeyler vardı. şükran teyze ya da mehmet amcayla bir ilgisi olabileceğini düşündüm. fakat ciddi olmam gerekiyordu. karşımda bir bilim insanı vardı. kardeşimin 12 yaşına gelmiş olmasına rağmen göğüslerinin neden gelişmediğini sordum. bunu neden merak ettiğimi sorunca ömer çelakılın saçlarından söz ederek lafı karıştırdım. bildiğiniz gibi arada böyle zekiliklerim vardır. daha sonra doktor çok ileri gitti. annenle ilgili ne düşünüyorsun? diye sorunca sanane annemden oç dedim ve kapıyı çarpıp koşarak uzaklaştım. salak annem arkamdan bağırarak koşturmaya başladı. ilişkilerinin açık vermesinden rahatsız olmuş olmalı. ben de diyorum babamın tokmakladığı yok yanan amını nasıl serinletiyor bu kadın?
not: babam ömer çelakıl'a boş değil.
o caddede bir park var gittim orda bir banka oturdum. annem peşimden geldi hemen. noldu evladım? dedim. şefkatli tavrından cesaret bulup anne madem bir ilişkin var neden bana bahsetmiyorsun? böyle şeyler tabi olucak, amın var, alımlısın dedim. sokağın ortasında rezillik çıkarttırma bana yürü eve diyor. merak etme annecim benim için önemli olan senin yalan söylememen dedim. sevecen tavrım onu rahatlatmış olmalı ki hiç cevap vermedi. eve gidene kadar konuşmadı. eve gidince sanırım pgibiyatrdan kaçtığımı babama anlatmış. emektar oklavayla çıktı yukarı oç. hayır oklava, sopa, levye türü bir şey kullanmasa da dövebiliyor zaten beni. neden desteğe ihtiyaç duyuyor anlamıyorum. aç kapıyı dedi prensip gereği kuala lumpur'un nerenin başkenti olduğunu sordum. aç kapıyı gibtirme kafanı diye bağırdı. fakat taviz veremezdim. hep böyle yapıyor amk sorumu cevaplamadan odaya girmeye çalışıyor. hala prensiplerime, ritüellerime saygı duymuyor. senin ecdanını gibiyim deyip uzaklaştı. insanın kendi ecdadına küfredebilmesi takdir edilesi bir durum. bu yüzden 1 saniye kapıyı açsam mı diye düşündüm fakat dayak yemeyi göze alamazdım.
not: babamın arabasındaki levyeden annemin haberi var mı acaba?
yeterli eti cinim ve cappy'm olduğundan odadan çıkmak ve dayak yemek zorunda değildim. sabaha kadar incide takıldıktan sonra sabah 5 gibi merve'nin oda kapısının yanına gittim. halini hatrını sordum fakat cevap vermedi. bu evde herkes bana karşı zaten.. kapıyı sessizce tıklattım. merve uyuyordu sanırım. sabah 5'te mastürbasyon yapamayacağına emin olduğumdan ısrarcı oldum ve uyanması için yaklaşık 10 dakika kapıyı vurmaya devam ettim. neyse ki babam ayısı uyanmadı. merve açtı kapıyı günaydın demeden defol dedi. bu kıza ben naptım da bana böyle davranıyor anlamadım. herkesten çok onu düşünüyorum oysa. kırmızı ojelerini alabilir miyim? dedim napacaksın? diyor amk. oje napılır arkaüme sokucam dedim içimden. fakat dıştan söylemedim çünkü merve böyle kötü ifadelerden etkileniyor. neyse bir an önce ojeyi vermesi gerektiğini yoksa gitmeyeceğimi söyleyince çaresiz ojeyi getirdi. mehmet coşkundenizi hiç yatağında hayal ediyor musun? diye sordum ve cevabını beklemeden uzaklaştım. sanırım cevap da vermek istemiyordu. odama çıkıp kırmızı ojelerle burun deliklerimi boyadıktan sonra biraz uyumaya çalıştım. başlarda burnumu biraz rahatsız ediyor ama o halde uyuyunca uykumu daha iyi aldığımı hissediyorum.
not: ela, mehmet coşkundeniz'e vermezdi bence.
sabah erken kalkıp duşa girdim. duşta aklıma ela geldi ve ne zamandır görüşmediğimizi farkettim. uyanınca her zamanki gibi annemin çiçekli bornozunu aldım ve elaların kapısını çaldım. kapıyı yine oç mehmet amca açtı. neden ben gelince kapıyı hep bu herif açıyor anlamıyorum. oğlum bu ne hal? dedi. ıslak bedenimi annemin çiçekli bornozunun sarmasından keyif aldığımı söyledim ve ela evde mi? diye sordum. napacaksın ela'yı? dedi. niyetimi yanlış anlamaması için tiger woods'un bir golften bu kadar parayı nasıl kırdığını merak ettiğimi ve bunu ela'yla tartışmak istediğimi belirttim. böyle zekiliklerim vardır. lafı bir anda istediğim yere çeker, karşı tarafı şaşırtırım. ela yok evde oğlum sen de git üstüne başına adam akıllı şeyler giy dedi. sanırım mehmet amca beni pek sevmiyor. hep ters bana karşı davranışları.. neyse ona karşı olgun davranmaya karar verdim ve eve girdim. annem ve merve kahvaltı yapıyorlardı. yanlarına gidip merve'ye siyah kilotlu çorabın çok yakıştığını söyledim. annem allah senin cezanı versin bu ne kılık? diye bağırdı. amk sanki ilk defa görüyor. her defasında ne bu aşırı tepki.. merve ile bir an göz göze geldik, fakat gözlerini kaçırdı. fakat önce üstümü değiştirmem gerekiyordu. sıra ona da gelecekti.
not: duşta bazen mehmet amcayı düşünüyorum.
akşama kadar odamda incide takıldım. akşam olunca babam geldi. odamdan hiç çıkmadım çünkü bu ara bana karşı sinirli pgibiyatra gitmediğimden dolayı. bu yüzden merve gelene kadar odamdan çıkmadım. kapı sesini duyunca fırladım hemen karşıladım kardeşimi. her zamanki gibi kezban eteği ve boğazına kadar ilikli okul gömleği üzerindeydi. hayır anlamıyorum 12 yaşına gelmişsin artık çocuk da değilsin. insan neden göğüslerini sergilemez? bacaklarının dolgunluğuyla sınıf erkeklerinin dikkatini çekmez? güzel de kız. neden böyle davrandığını anlamıyorum. yemeğini yemeden babamın salonda olmasını fırsat bilip merve'yi yanıma çağırdım. bacak aranı tıraşlıyor musun? diye sordum. abi bak çağırırım babamı diyor. beni böyle tehdit edince çok sinirlendim ve babamın da duyabileceği tonda bir yüksek sesle sen ne biçim insansın? bir kadın kendini bozacak erkeğe bedenini hazırlamaz mı? hadi beni eziyorsun, amını ıslatacak adama da mı saygın yok? dedim. genel anlamda tutarlı ve bilinçli bir insan olsam da arada böyle fevri çıkışlarım oluyor. babam muallaksi fırladı salondan ''öldürücem bu çocuğu kaçarı yok.'' diye üzerime gelmeye başladı. yumruğu yeyince kafamı duvara vurdum. sen nasıl insansın baba? insan bu kadar mı ilgisiz olur evladının sevgi, arkaüne, göğüslerine? dedim. mutfağa bıçağa sarılmaya koştu. durumun ciddileştiğini farkedince hemen odama çıktım ve kapıyı kilitledim. yerli yersiz sinirleniyor iyice yaşlandı artık bu adam amk.
not: merve bazen evin içinde şortla geziyor.
ertesi gün annemin gün arkadaşı hatice teyze bizdeydi. eteği dizinin 2 karış altında olduğundan sadece ayakları ve ayak bileği görünüyor hep. ve bu onu çok çekici yapıyor bence.. bunu kendisine de söylemek için aşağı indim. salona girince annem yüzünü astı, hatice teyze nasılsın oğlum? dedi. konuya hemen giriş yapıp düzeysiz görünmemek için üniversitedeki kızının nasıl olduğunu sordum. çok iyi sağol dedi. tutamadım kendimi üniversite ortamı da iyidir haaaa deyip pis pis gülümsedim. annem gitmemi işaret edince kafamdaki konuya sonra giriş yapmaya karar verdim. hınzır bir adamım açıkçası.. biraz zeki olduğumdan kafamdan çok fazla düşünce geçiyor ve söylemeden edemiyorum çoğu zaman. bu tespitlerim gelen misafirleri/arkadaşları/akrabaları memnun etse de sebebini anlayamadığım bir şekilde ailem çok rahatsız oluyor.o da onların bana karşı besledikleri ön yargı ve kin duygusuyla alakalı sanırım. neyse o gün kafamda daha önemli bir mesele vardı ve bu annemle konuşulacak dert değildi. o yüzden dolaptan biraz mandalina çalıp odama çekilmeli, babamı beklemeliydim. mandalinaları zulaladıktan sonra zaman geçirmek için biraz inci'ye girdim.
not: hatice teyzenin kızı ferhat'ın eski sevgilisi galiba.
inci'de ateistlere dinci gibi görünüp, dincilere ateist gibi görünüp yaklaşık 38 kavgaya karıştıktan sonra babamın sesini duydum. apar topar inip baba ciddi bir meselem var konuşmamız lazım dedim. senin ne ciddi meselen olur lan puşt? gibi seviyesiz bir cevap verdi. şu adam 2 dakika insan olamıyor. ayaküstü olmaz gel benim odamda konuşalım dedim. odam kilot koktuğundan gelmek istemedi ve salona yöneldik. bak baba dedim, aramızda hır da çıksa, kavga da olsa sen benim babamsın. seni severim.. dedim. ee? dedi yine gibik bir ifadeyle. adam tam bir oç. hayır babaannemi tanımasam haksızlık mı ediyorum lan acaba? diyecem ama eminim amk tam bir oç. bak baba dedim kulaklarını iyi aç şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle.. dinliyorum oğlum dedi. beni çok rahatsız eden bir mevzu var dedim. he söyle söyleyeceksen diyor oç. baba dedim dün gazete okuyordum selena gomez adlı bir kızın fotoğrafı vardı. kız 11 yaşında ünlü olmuş ve o zaman da gayet sexymiş. benim kardeşim 12 yaşında ne zaman sütyen giyecek bu çocuk baba? gözüme uyku girmiyor dedim. tam ''girmiyor'' derken elindeki çayı üzerime fırlattı oç. yandı her yerim amk.. gibiyim senin gibi babayı artık dövemezsin beni dedim ve tokadını savurup odama çıktım. göğüs bölgem çok acıyordu amk.. zaten bu babamın 2 şeyle derdi var. biri ben diğeri de kız kardeşimin göğüsleri. hasta oç 2 dakika mantıklı olamıyor.
not: kız kardeşim inci sözlüğü biliyor mu acaba?
sabah kalktım ve 2. kata, firuze teyzelere indim. mevsimler nasıl oluşur? diye sordum, cevap veremedi. çabuk pakize suda soruyor mevsimler nasıl oluşur? dedim. oğlum git sabah sabah diyor.. manyak mıdır nedir amk. insan gibi bir şey soruyoruz neyin havasındasın? şükran teyze kocanla yatıyor diye sinirliysen git hıncını ondan al bana niye patlıyorsun? neyse indim bahçeye baktım ziyalar yok tekrar yukarı çıktım. bahçe dışına tek başıma çıkmama ailem pek sıcak bakmıyor. beni düşünerek böyle söylediklerini bildiğimden ben de pek diretmiyorum bu konuda. neyse odama çıkınca eti cinlerimin bittiğini farkettim ve babamı uyandırmaya karar verdim. ''salim kalk bak kaç oldu.'' dedim belki annem sanır da hemen uyanır diye. arada böyle zekiliklerim vardır. insanları aklımın labirentine sokar, orada kaybolmalarını sağlarım. baktım uyanmıyor kelinden öptüm ve baba uyan eti cinlerim bitmiş dedim. bu kez açtı gözlerini ne var oğlum? diyor. 40 kere mi söyleyecez bir şeyi amk. eti cinlerim bitmiş baba kalk al da gel dedim. hamalın mıyım lan oç? bu saat ne? 7 buçukta adam mı kaldırılır? diyor. amk bütün derdi benle muallaknin. mutlu olmayım diye elinden geleni yapıyor.
not: mehmet amca firuze teyzeye neden bu kadar soğuk bir türlü anlamıyorum.
neyse gittim odama merve'nin sınıf arkadaşlarının facebook profillerine baktım. ne paylaştılarsa beğenip, duvarlarına sinan erdem spor salonunun fotoğraflarını attım. biraz da incide hassas konularda provakatif başlıklar açıp ilgiyi üzerime çektikten sonra merve'yi uyandırmaya gittim. kapıya hiç yüz vermedim ki tavrımı anlasın. yaklaşık 10 dakika tıklattım açmadı bu kez. göğüslerinin en çok günün bu saatlerinde geliştiğini bildiğimden fazla üstelemedim ve ne zamandır üzerinde çalıştığım bir fikri eyleme geçirme kararı aldım. yerel disk (c:)> windows > help > mui klasöründe sakladığım annemin 2004 kemer tatili fotoğraflarını yazıcıdan çıkarttım. normal fotoğrafları cama, bikinili olanları apartmanın girişine astım. amk 3. kattaki adını hatırlayamadığım oç geldi tam o sırada. oğlum napıyorsun sen? bunlar ne? annen mi o? falan gibilerinden birkaç laf etti. sanane annemden ne biçim konuşuyon oç dedim ve hızla uzaklaştım. o gittikten 5 dakika sonra inip kontrol ettim resimler yerlerinde duruyordu. konuşacağı lafı seçemeyen bir adam olsa da emeğe saygısı varmış, takdir ettim. neyse aşağıyı kontrol ettikten sonra odama çıkıp bir cappy açtım ve olacakları beklemeye başladım. fakat oç babam eti cinlerimi almadığından karnım çok açtı. aşağı odaya inip bu sefer annemi uyandırmak mantıklı olabilirdi. ''anne irfan değirmenci ile günaydın türkiye'ye sormak istediğin bir soru var mı?'' dedim, sesi çıkmadı. amk bu evde niye kimse adamdan saymıyor beni.
not: irfan değirmenci annemin bir arkadaşının sınıf arkadaşıymış.
neyse ki yarım saat sonra annem kalktı da bir şeyler hazırladı. çok nadir onlarla aynı sofraya otururum ama bu kez çok açtım yapacak bir şey yoktu. kahvaltıdan sonra odama çıkıp saba tümer'in bugünki konuklarını merak etmeye başladım. tadı çıksın diye 15 dakika tv yi açmadım ama en sonunda dayanamadım. tv sıktıktan sonra youtube'a girip enrique iglesias'ın hero klibinin url sini ezberledim. ben ezberimi pekiştirmeye çalışırken kapımız çalındı. koştum ben açtım gelen oç 1. katmış. unuttum adını muazzez mi ayşe mi ne öyle bir ismi vardı kadının. oğlum annen evde mi? dedi. normalde bu tip soruları hoş karşılamam ama sabır gösterip noldu? diye sordum. o resimleri kaldırdım da sen asmışsın belli ki, annenle konuşmam gerekiyor dedi. ayıp zeliha teyze bu saatte insan rahatsız edilir mi? deyip kapıyı kapatmaya yeltendim. ama annem sanırım duymuş konuştuklarımızı ne resimleri, ne oldu? diye yanımıza geldi. ben olayın nereye varacağını anlamıştım. böyle zekiliklerim vardır. geleceği insanlardan önce öngörüp ona göre tedbirimi alırım. buna çok şaşırırlar. odama sıvıştıktan sonra annemin bana bağırdığını duydum ama ne dediği anlaşılmıyordu. şimdi bir de 1. kattaki kadın çıktı amk. ona ne yaptım? o niye şimdi kuyumu kazmaya çalışıyor? anlamış değilim. sesten babamın uyanması an meselesiydi. merve uyanmazdı herhalde çünkü göğüsleri gelişiyordu.
not: i can be your herooooooo, baabbbbyyyyyyyy
babam uyandı ve olayı duyar duymaz merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama geldi. adama kilo verdiricem amk.. lan şerefsiz, lan ahlaksız yine mi yaptın lan? seni bela mı gönderdi allah lan? falan gibi 1-2 laf ederek yumruğu suratıma yerleştirdi. kapıyı kitlemeyi akıl edemeyen beynimi gibiyim. yerde 1-2 dakika tekmeledikten sonra kündeye geçip 3 puan da oradan çıkardı. baba sessiz ol merve'nin göğüsleri büyüyüor dedim ama dinleyen kim amk. verdi veriştirdi.. annem geldi de ayırdı allahtan. durum bu kez ağırdı biraz.. sol gözümü açamıyordum bu babam tam bir oç. ben uyardım amk yaparım dedim anlamadınız. sinyallerini vermiştim bunun. kalk dedi gibtir olup gidiyorsun bu evden. gibtir falan ne biçim konuşuyon baba? deyip konuyu dağıtmaya çalıştım. arada böyle zekiliklerim vardır. beklenmeyen anda beklenmeyen tepkiler vererek karşıdakinin beynini ikileme düşürür, durumdan faydalanırım. fakat bu kez işe yaramadı. kalk gidiyorsun falan dedi tutuyor kolumdan oç. eti cin almassan gitmem deyip dışarıda kalacağım sürenin erzağını garanti almaya çalıştım fakat eticinini giberim diye karşılık verdi. kolumdan tuttu apartman bahçesinin dış kapısına kadar sürükledi oç millet bize bakıyor. o sırada millet beni teorik devrimci sansın da rezil olmayım diye ''baskılar bizi yıldıramaz.'' sloganı attım. dediğim gibi böyle zekiliklerim vardır. insanlara durumun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatıp onların kafalarını karıştırırım. bu onları şaşırtır. babam bahçe kapısını da kapattı. bu kez gelmeyeceksin bir daha dedi. çok duyduk amk haziranın ortasında merve duş alırken banyo kapısını kırdım diye de atmıştı evden. yer miyiz biz? yemeyiz. geçiririm 1 gün bahçede nolacak amk dedim. tek sorun eti cin yetersizliğiydi.
not: ela teorik devrimcilerden hoşlanıyorsa bu iş ekmeğime yağ sürdü.
günü bahçede geçireceğim belliydi. babamın siniri kolay kolay geçecek gibi görünmüyordu. durumu kabullenip merdivenlerin başında beklemeye başladım. 1-2 saat sonra ela geçti önümden. merhaba ela dedim, noldu napıyorsun burda? dedi. bu konu onurumu incittiğinden spiritüalizmin ve ona inanan insanların gereksizliğinden bahsederek konuyu dağıttım. bilirsiniz vardır böyle zekiliklerim. ben anlamıyorum seni dedi arkasını döndü ve yürümeye devam etti. arkasından fatih ürek ve sahrap soysal hafta içi her gün “8 numarada şenlik var!” diyor… tv8 diye bağırdım. ses etmedi.. yukarı çıkmaya cesaret edemiyordum. bugünlük biraz beklemeli babamın sinirinin geçmesini beklemeliydim. firuze teyze geldi al oğlum çorba yaptım sana da getirdim dedi. eti cin var mı? diye sordum yokmuş. tamam teşekkür ederim firuze teyze dedim. hah oğlum şöyle konuşsan herkes çok sever seni diyor, yüz buldu oç. yine de kabalık etmeyip konuyu değiştirmeye çalıştım. mustafa karadeniz yıllardır bıkmadı di mi saçma sapan kamera şakaları yapmaktan? dedim, cevap vermedi. fakat gitmesi gerektiğini anlamıştı. ben de çorbaya yumuldum. bitirince de kapısının önüne bıraktım tepsiyi.
not: mustafa karadeniz'in orta dişi çürük.
öğlene doğru hava biraz ısındı da işim kolaylaştı amk. oç babamdan ses seda yok.. gelse almaya çalışsa gönlümü affederim ha, kızgınlığım da geçti. ama cesaret edemiyor olabileceğini düşünüp akşamı beklemeyi tercih ettim. bir baktım merve geliyor, okul kıyafetleriyle. saat de öğlen olduğuna göre kesin okula gidiyor bu dedim. böyle zekiliklerim vardır. ilk bakışta görülemeyecek şeyleri herkesden önce farkeder, ona göre pozisyon alırım. neyse baktım etek yine bileklere kadar amk.. merve sizin okulun çıkışında jöleli dik saçlı yakışıklı çocuklar bekliyor mu? dedim. yok abi dedi.. oha amk nasıl okul ora? bir ara gelip hocalarınla ve nöbetçi öğrenciyle görüşmem lazım dedim. niye beklesinler abi? ne diyorsun sen? falan dedi amk gerizekalı bu kız bir gibten çakmıyor. bak dedim eğer öyle çocuklarla karşılaşırsan onlara taqıl hayatını yaşa xd dedim. xd ne abi diyor sonra bana mal derler. şunu arkaürsünler doktora amk. mağarada yaşıyor sanki.. lafın bir yere varmayacağını anladığımdan konuyu bağlamak için sporda şiddet yasasından rahatsız mısın? dedim. off abi gidiyorum ben dedi. farkında olmadan tartışmayı istedğim noktaya getirdim. böyle zekiliklerim vardır.
not: nöbetçi öğrenci ile aziz yıldırım tanışıyorlar... eminim.
  1. katın bankacı büyük kızı indi merdivenlerden. baktım fular takmış. edit: imla dedim bir gib anlamadı amk. ironiden anlamayan nesle aşina değilim dedim, hala takmadı amk yürümeye devam ediyor. bugün de herkes garip diye düşünmeye başladım içimden. oturmuş önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu düşünürken şükran teyze'nin salon camlarını silmekte olduğunu farkettim. seslenmeden dikkatini çekmeli, cool görünmeliydim. çocukluğumdan beri üzerinde çalıştığım ankaralı yasemin dans figürlerini sergilemeye başladım. böyle zekiliklerim vardır bildiğiniz gibi. dikkatini çekmeyi başarmıştım. oğlum napıyorsun, açlığın var mı? dedi. anne şefkati göstererek bacaklarını izlememe engel olamassın dedim. girdi içeri.. hepten sıkılmaya başlamıştım amk. babamdan da ses seda yok. bari 1. kata çıkıyım da eti cin'i var mı soruyum dedim. babamın msn'den görüştüğünü kadın açtı kapıyı.. eti cininiz var mı dedim? bir şaşırdı, yok dedi. babama söyleseniz de beni eve alsa keşke, sizi dinler dedim. oğlum bak git.. annene söylerim söylediklerini, rahatsız etme beni dedi. annemi karıştırma oç deyip bahçeye kaçtım.
not: 1. kattaki kadın babamı mehmet amcayla aldatıyor olabilir.
neyse amk hava karardı da oç babam daha fazla dayanamayıp indi aşağıya. utandırmamak için o bir şey söylemeden tamam geliyorum dedim. çıktım yukarı baktım annem çorba yapmış, yumuldum sofraya. sonra odama çıkıp inci'ye girdim. birkaç provokatif başlık açıp, biraz illüminatiden bahsettikten sonra tetrisin başına oturdum. babam geldi o sırada kapıyı tıklattı. kill bill 3'ün vizyon tarihini sordum, bilemeyince almadım içeri. ne halin varsa gör amk deyip aşağı indi. onun salona girdiğinden emin olduktan sonra sessizce aşağı inip merve'nin odasına gittim. kapıya önder açıkbaş'ın nasıl ünlü olduğunu sordum, cevab veremedi. merve sesimi duymuş olacak ki açtı kapıyı. buyur abi ne var? dedi. önemli'in facede paylaştığını gördün mü koptum * dedim. abi önemli de mi ekli sende? diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. merve hala abisinin kim olduğnu anlayamamış. yemedim tabiki.. böyle zekiliklerim vardır. benim silahlarımı bana karşı kullananların cezasını aklımla veririm. önemli'in babasıyla annem tanışıyor mu? dedim. yok nereden tanışsınlar diyor. bu annem çok fena kadın. kızı da tembihlemiş amk ağzından laf alınmıyor.
not: illüminati ve önemli'in babası annemin peşinde olabilir.
gittim anneme dedim anne bugün 1. kattaki kadına gittim. ne diller döktü babamla msnde görüştüklerini sana söylememem için dedim. ne olursa olsun o benim annem. bilmeye hakkı var.. saçmalama oğlum git başımdan diyor amk. bu kadın ağır gerizekalı. neyse üstelemeyip yarın alışverişe gitmemiz lazım anne dedim. niye? dedi. cevap vermemek için bugün ne giysem'in program müziğini mırıldanmaya başladım. böyle zekiliklerim vardır. tartışma istemediğim noktalara kayınca aklımla olaya müdahil olur, işleri yoluna sokarım. neyse yarın gidicem ben gelirsen 1 buçuk gibi hazır ol dedi. bir şey söylemeden gidiyor görünmemek için ''kim, kiminle, nerede, ne zaman ve nasıl yakalandı? ünlüler dünyasından çok özel haberler, flaş gelişmeler, müthiş ayrıntılar! meral kaplan'ın sunduğu "süper kulüp" pazar 23.30'da fox'ta!'' diye bağırdım ve koşarak odama çıktım. eti cinim yoktu, inci de sıkıyordu. ben de uykum gelene kadar oturup rasim ozan kütahyalı'nın ne gibime derman olduğunu düşünmeye başladım.
not: meral kaplan ve barbaros şansal tanışıyorlar.
eve gittiğimizde merve'nin okuldan geldiğini gördüm. çünkü kapıyı bize o açtı. nasılsın merve? dedim. iyi abi dedi. bana nasıl olduğumu sormayacak mısın? dedim. öğrensin böyle şeyleri amk.. kaç yaşına geldi hala adama hal hatır sormayı bilmiyor. of peki abi nasılsın? dedi neyseki. filistin gibiyim işte... biraz sürgün, biraz yaralı, hep endişeli. dedim. cevabım onu etkilemiş olacak ki gözleri doldu, bir yutkundu sanki. arkasını dönüp gidiyordu ki gergin atmosferi dağıtmak için gel dedim bak sana ne hediyeler aldım. aman abi istemiyorum diyerek odasına yöneldi. görgüsüz bu kız.. babamdan korkuyor herhalde. geçen sene doğum gününde merve'ye sigara tabakası, çakmak ve permatik aldığımdan beri kıza hediye almamı yasaklamıştı oç. ama duramadım işte.. hemen koşarak kapıyı kapatmasına izin vermedim ve araya ayağımı koydum. böyle çevikliklerim vardır. beklenmeyen anda 1-2 adım hızlı atarak insanlardan öne geçerim. dur dedim hele bir gör hediyeleri.. istemiyorum abi dedi. kızım görgüsüzlük yapma bakmazsan birkaç sorumu cevaplamak zorundasın deyince aldı içeri. o sıra kapı bir şey diyecek oldu, daha önemli bir meseleyle meşgul olduğumdan cevap vermedim. neyse ayşin shoptan aldığım her renkten, her zevkten hanımlara uygun 8 çeşit sütyeni çıkardım poşetlerinden. abi bunlar ne? sen nasıl bir manyaksın? diyor amk. benle eddie murphy dublajı gibi konuşma patlatırım ağzına dedim. abi sanane benim göğsümden, sütyenimden yeter diye bağırıyor kevaşe. bak dedim her rengi, çeşidi var. seni düşündük aldık ayıp ediyorsun dedim, bağırmaya başladı. annem ne var yine? diyerek odaya yönelince kapı çabuk kitlen, kapı hadi, kapı nolur dedim. oç beni dinlemedi, annem içeri girdi kovdu beni odadan. bu kapı da ayrı bir alıngan oldu amk. herkes bir garip.. 2 dakika daha önemli meselemiz vardı cevap veremedik oç neyin tribindesin? herkes bana karşı zaten. neyse çaresiz odama çıktım.
not: ayşin shoptaki kızla kavga ettiğime de değmedi amk.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.11 14:46 guvncnyldz Kavuşturma Kitabı

Birkaç saattir yüzü duvara dönük bir şekilde, yatakta, fısıldayarak, hararetli hararetli bir şeyler söylüyordu. Bazen yatakta doğruluyor, güçlükle telaffuz ettiği ve anlamını bilmediği kelimeleri yüksek sesle dile getiriyor, ardından geri uzanıyordu. Yüzünün dönük olduğu duvara çeşitli semboller çizilmişti. Yastığın yanında geniş uçlu bir tebeşir kalemi duruyordu. Söylediği bu sözleri, neredeyse bir buçuk aydır okuduğu bir kitapta ezberlemişti. Kitaba göre bunların her gece tekrarlanması gerekiyordu.


Kitabı aldığı günden sonraki her gecesi böyle geçmişti. Bu da o gecelerden biriydi. Derince iç çekti. Nedenini bilmediği bir huzursuzluğa kapılmıştı şimdi. Rahatlamak için yatakta doğrulup sırtını yastığa dayadı ancak bu bir fayda etmedi. Nefesi daralmaya, içindeki huzursuzluk çığ gibi büyümeye başladı. Neydi şimdi bu duygu? Elini ciğerlerine koydu. Acı çekiyordu. Tam o sırada göz ucuyla odanın içinde birini görürmüş gibi oldu. Ani bir refleksle başını kaldırıp karanlığın içine baktı. Bir an için birinin ona baktığını düşünmüştü. İzleniyor gibi, birisi doğrudan ve rahatsız edici bir şekilde odanın derinliklerinden, karanlığın içinden onu seyrediyor gibiydi. Gözü karanlığa alıştıkça odanın hatları da belirginleşiyordu. Orta yerde belli belirsiz bir karartı duruyordu. Neydi o? Bir insan silüeti miydi? Yoksa sandalyenin üstünde kalan birkaç parça kıyafet mi? Açısını bir iki kere değiştirerek ne gördüğünü anlamaya çalıştı. Huzursuzluk yerini korkuya bırakmıştı. Elini telefonuna uzattı. Gözünü karartıdan ayırmadan telefonun ışığını açmaya çalışıyordu. Sanki biri ayakta durmuş, başını doğruca aşağı eğmiş kıpırdamadan duruyordu orada. Peki ya şunlar bir çift göz müydü ve o etrafındakiler saçlar mıydı? Sonunda telefonun arka ışığını açmayı başardı ve odayı aydınlattı. Çekmeceli bir dolap, dağınık bir masa ve bir sandalye haricinde hiçbir şey yoktu.


Bir sonraki gün içinde büyük bir heyecan vardı. Bu gece yalnız geçirdiği son geceydi. Sabah işe gitmiş, insanlardan kaçarak sorumluluklarını yerine getirmiş, ardından hiçbir yere uğramadan doğruca eve gelmişti. Döndüğünden beridir de yatağında oturmuş boş boş odayı seyrediyordu. Saat gece on ikiyi vurdu, telefonunun uyarı sesi duyuldu. Adam eline tebeşir aldı, "Seni geri getireceğim." dedi.


Cenazenin ardından tam kırk gün geçmişti. İlk haftalardaki ağlamaları artık yoktu. Yine de canı yanıyor, yine de özlüyordu. Ancak hayat devam etmek zorundaydı ve o da bir yolunu bulmuştu. Tek kişilik sofra kurmak, tek kişilik yemek yemek, tek kişilik alışveriş yapmak, tek kişilik yaşamak alışılmayacak bir şey değildi. İnsanın yıllarını beraber geçirdiği birini kaybetmesi tarifsiz bir acıydı ama geçip gidiyordu işte. Gözleri dolmaya başladı. Dişlerini sıktı. Hayır... Geçip gittiği falan yoktu. Özlem dinmiyordu. Acısı kırk gündür hafiflememişti. Öfke ve keder birbirine karıştı. Titreyen, ağlamanın etkisiyle ara ara tizleşen bir sesle, yumruklarını sıkarak konuşmaya başladı.


"Kumral saçlı, güzel yüzlü sevgilim. Neden gittin? Neden bıraktın beni? Neden beni bu hayata hapsettin. Sensizlik dayanılabilecek gibi değil. Umarım yaptıklarım için beni affedeceksin" Gözyaşlarını sildi. Elini bir süredir okuduğu kitaba götürdü. "Biliyorum; bir ölüyü geri getirmenin, ölü için acı dolu olabileceğini söylüyor. Ama merak etme sevgilim, ben senin yanında olacağım. Bir daha acı çekmene izin vermeyeceğim. Sen de alışacaksın" Kitabın kapağına baktı. Siyah ciltli, resimsiz, sade bir kitaptı. Üstünde anlamadığı, kabartmalı harflerle bir isim yazmaktaydı. Altındaysa bir kağıt yapıştırılmıştı. Bunu kitabı ona cenaze günü veren kişi yapmıştı. Tüm kitabı, bu kağıtlara yazılmış çevirilerle okuyabiliyordu. Kağıdın üstünde büyük harflerle "Sevdiklerinize Kavuşun." yazılıydı. Kitabın kaldığı sayfasını açtı. Çevirmenin bıraktığı notları takip ederek okumaya başladı.


"Ölenin, ölüme alışması için vakit gerekir. Ardından ona kavuşmak için bir seçim yapmalısınızdır. Bu vakit kimi inanışlara göre kırk gün kimine göreyse bir aydır. -Kitapta kırk günlük beklemenin doğruluğundan bahsediyor.- Seçimlerden ilki bir ölüyü fiziken getirmektir. Uzun süren ve meşakkatli bir iştir. Bunun için yalnız bu kitapta bulacağınız bilgiler yeterli değildir. Aynı zamanda iyi seviyede anatomi ve cerrahi de bilmeniz gerekir. İkinci seçenek ise ruhen bir kavuşmadır. Bu, yalnızca yürekten sevdiğiniz kişi için gerçekleşebilir. Ölen kişi artık tanrılara aittir. Doğru adaklar ve doğru sözler, tanrıların cömertliğinden yararlanmanızı sağlayacaktır. Kırk gündür gerçekleştirmiş olduğunuz ayinler ve ettiğiniz dualar bu adaklardan başka bir şey değildir. -Burada ayini gerçekleştirmek hakkında bilgiler veriliyor. Sayfa 36'da bulunan notlarımda zaten yazıyor. Orayı okuyup ardından bir sonraki sayfada bulunan notlar aracılığıyla ayine devam edebilirsiniz.-"

Sayfayı çevirdi. Orada gördüğü bir sembolü, daha öncekilerinin yanına çizdi. Derince nefes aldı ve anlamını bilmediği kelimeleri telaffuz etmeye başladı. Cümleleri okudukça duvardaki semboller belli belirsiz parlıyordu. Odanın içinde sanki tüm kapı ve pencereler açıkmış gibi bir esinti vardı. Yine dün geceki his, yine o huzursuzluk çökmüştü içine. Nefesi daralıyordu, aldırış etmedi. Cümleleri bitirip kitabı kapattığında semboller artık çevreyi aydınlatabilecek kadar güçlüydü. Odayı dolduran esinti ise rüzgara dönüşmüştü bile. Odanın orta yerinde bir parıltı belirdi. Adam öksürdü. Rüzgar etraftaki kıyafetleri sağa sola uçuruyordu. Parıltı kendi içinde spiraller çiziyordu. Adam yataktan inip parıltının önünde dizleri üzerine çöktü, ağlıyor ve hıçkırıyordu. Parıltı önce genişledi sonra uzadı. Neredeyse kör edecek kadar parladı ve en sonunda da bir kadın silüetine büründü.

Adam biraz korkmuş, biraz sevinmiş bir haldeydi. Göz yaşlarını sildi. Güçlükle bir nefes daha aldı. "Sevgilim. Bu... Bu sensin." dedi. Ardından öksürükleri artmaya başladı. Kadın öne doğru bir adım attı ve elini uzattı. Süzülürmüşçesine hareket ediyordu. Sanki odadaki tüm hava boşaltılmış gibiydi. Adam zorlukla soluyordu. Yine de elini kaldırıp kavuştuğu aşkının elini tuttu. Ardından nefesi kesildi.

Rüzgar durmuştu. Duvarda çizili semboller artık parlamıyordu. Etrafa kıyafetler saçılmış, her yer dağılmıştı. Odanın orta yerinde cansız yatan bir adam ve hemen yanı başında şu sözlerin yazdığı bir kitap vardı:

"Olabilecek en yavaş ölüm
hayatta kalmaya devam etmektir.
Kavuşturma kitabı sizi
sevdiğinizin yanına götürecektir."
submitted by guvncnyldz to u/guvncnyldz [link] [comments]


2020.02.26 18:22 Sethbenja Set ve Horus *Önceki hikayeden daha uzun şayet okumaya değer

Ra’nın oğlu Şu’nun oğlu Geb tahta çıktıktan kısa bir vakit sonra sarayını lat-Nebes şehrini ziyaret etmek için terk etti, Mısır Deltası’na gitti. Babası Şu, isyancıların ihtilaline yenik düştüğünde karısı Tefnut’u ardında bırakıp tam da oradan göğe yükselmişti, tıpkı babası Ra gibi. Vardığında Geb, burada olan her şeyin ona anlatılmasını istedi yanındaki tanrılardan. Dedesi Ra’ya edilen isyanlardan ve babası Şu’nun Apophis’in evlatlarının isyanına karşı kazandığı o muazzam zaferden bahsedilmesini… Tanrılar Şu’nun kahramanlıklarından bahsederken onun, başına Uraeus –şaha kalkmış bir kobra- giydiğine değindi. Bunu duyan Geb, Uraeus’u arzu etti deliler gibi. Ancak ne yazık ki Uraeus bir sandığa koyulmuş, mühürlenmiş ve Pi-Yaret’te bir yerlere gizlenmişti. Geb hiç beklemeden destekçilerini topladı ve o yaşayan kobrayı bulup başına takmak için yollara düştü.Geb ve yoldaşları çabucak keşfetti sandığın yerini. Kutsal kral eğilip sandığın kapağını açtığında, Uraeus içinden sıçradı ve ona doğru devasa alevini soludu. Kralın destekçileri anında öldü, kral hayatta kaldı. Ancak başı fena şekilde yanmıştı. Acılar içindeki Geb yardım için Henu-Plants’a koştu lakin hiçbir şey bulamadı. Sonrasında destekçilerinden birine Ra’nın güç ile demlenmiş büyülü peruğunu getirmesini emretti. Böylece onu başına taktığında yaraları iyileşecekti. Beklenildiği gibi ilahi kral iyileşti ancak sonrasında bir mucize gerçekleşti, peruk lat-Nebes’in Sobek’i adlı bir timsaha dönüştü.İyileştikten ve dinlendikten sonra Geb, tıpkı dedesi ve babası gibi, Asyalı isyancılarla savaştı Faiyum Oasis’in kuzeyi Itj-Tawy’de; Mısır’a beraberinde çokça esirle döndü. Hükümdar olarak tüm başarılarına rağmen oğlu Osiris’in gözlerinde Mısır’ı muazzam bir talihle yönetebilecek bir tanrı gördü. Ra ve Şu’nun daha evvel yaptığı gibi tahttan çekilmeye karar verdi. Böylece Osiris kral oldu ve tanrılar saltanatında yeni bir çağ başladı. Ra Heliopolitan’da Atef Tacı’nı Osiris’e giydirdiğinde, taze kral tacın güçlü ısısına yenik düştü ve hastalandı. Bu, kralın saltanatı için uğursuz bir başlangıçtı ancak Osiris kudretli ve yüce gönüllü olmasıyla çabucak şöhret kazandı. Onun saltanatında yaşam güzeldi. Nun’un intizamsız suları körfezde tutuldu ve Mısır’ın sıcak topraklarına soğuk kuzey rüzgârları esti; komplocular ve fesatçılar parçalandı; Osiris tanrılar arasında en çok saygı duyulan oldu. Kız kardeşi İsis’ten iki evladı olacaktı ve Mısır’ın kaderi baştan yazılmaya başlanacaktı. Zira Horus dünyaya gelecekti; ötekisi Anubis idi.Kıskançlık içinde kavrulan Osiris’in kardeşi Set fesat çıkardı. Bir Etiyopyalı Kraliçe ve yetmiş iki komplocuyla bir araya geldi, Osiris’e komplo kurdu. Kardeşinin bedenini gizlice ölçtü ve onun ölçülerine göre güzel bir sandık yapıp değerli taşlarla süsledi. Sandık onun emriyle festival salonuna getirildiğinde misafirler onun olağanüstü güzelliğiyle büyülenmişti. Ve duyurdu Set, “Her kim ki sandığın içine uzandığında oraya tam uyarsa, sandık onun olur.” Misafirler sırayla sandığın içine girip çıktı, ta ki Osiris sandığa uzanıp kusursuzca uyuncaya değin. O anda Set’in komplocuları öne atılıp sandığı mühürledi, kenarlarına çiviler çaktı ve üstüne hiç boşluk bırakmadan erimiş kurşun döktü. Hiç vakit kaybetmeden sandığı Nil Nehri’ne attılar ve nehirden denize yüzmesini izlediler. Bu, Osiris’in saltanatının ve yaşamının yirmi sekizinci yılında gerçekleşmişti.İsis bu korkunç olayı duyduğunda saçlarının bütün lülelerini kesti; üzerine karanlık bir yas giydi. Günlerce amaçsızca dolaştı ve Osiris’i buldu. Onu büyüsüyle, ondan hamile kalabilecek kadar diriltti. Bu büyülü ilişkiden Horus dünyaya gelecekti ki bu bütün Mısır’ın kaderini belirleyen bir olgu olacaktı. Katledildikten sonra bile Osiris’in bedeni Set’ten korunmaya muhtaçtı. Bir gün alacakaranlık güne çökerken Set, Anubis’in babasının bedenini wabet’te (mumyalama odası) yalnız bıraktığını fark etti. Bunu fırsat bildi ve Anubis’in suretine bürünerek gardiyanları atlattı, Osiris’in bedenini wabet’ten aldı, nehirde yelken açıp batıya gitti. Ancak Anubis sonunda bunu öğrendiğinde amcasının peşine takıldı. Koca bir boğaya dönüşen Set ile savaştı ve babasının bedenini geri aldı. Osiris’in cenaze töreni ancak Ra ve Geb’in yardımıyla gerçekleşebildi.Osiris’in ölümüyle Set Mısır tahtına çıktı. Turin Canon’a göre Set’in saltanatı yüz yıl sürmüştü ve bu süre içinde Mısır toprakları kötülükle yıkandı. İlk işi İsis’i mahkûm etmek oldu. Kadının kalbi ateşler içinde yandı ve gözleri ağlamaktan çöktü. Set tarafından kendi evine hapsedilen Neftis (Osiris, Set ve İsis’in kardeşi ve Set’in karısı) İsis’e kaçması için yardım etti. Bu sebepten ötürü hayatı boyunca korku içinde yaşasa da Osiris’in bedenini kocasından korumayı sürdürdü. İsis sonunda kaçmayı başardığında Khemmis’te saklandı. Orada on ay süren hamileliğinin sonunda Horus’u doğurdu. Ne yazık ki bundan Set’in haberi olmuştu. Bundan dolayı İsis oğlunu Neftis dâhil birçok tanrıçanın desteği ile bilinmeyen topraklarda büyüttü. Küçük Horus annesinin büyüleri ile korunmaktaydı. Dolayısıyla Set yıllar boyunca Horus’u aramasına rağmen bulamadı. Horus Set’in gazabıyla korku içinde büyüdü. Hatta bir mite göre annesi İsis, Set tarafından tecavüze uğradı ve bir çocuk doğurdu. Bu çocuk yarı oluşmuş siyah bir yılana benzemekteydi. Horus mitinin sonunda genç Horus yetişkinliğe erişti ve Osiris’in haklı varisi olarak taçta hakkını iddia etti, amcası Set ile yüzleşti. Horus, Evrensel Tanrı Ra’nın önüne tacını talep etmeye geldiğinde birçok tanrının desteğiyle Set tahttan çekilmeyi reddetti ancak Horus’un da destekçileri vardı. Tanrılar kaos içinde tacın kime verileceğini tartıştı. Şu, Horus’u destekledi; Thoth, Şu’nun fikrini destekledi ve İsis’i sonsuz çabası için takdir etti. Ve Evrensel Tanrı Ra, “Hükmünüzün tek başına ne anlamı var?” diye haykırdı, Horus’un taht için çok genç olduğunu bir süre sessizce düşündü. Set ise araya girdi, sanki bir dostmuşçasına evrensel tanrıdan Horus ile dışarı çıkmayı talep etti. Amacı yeğeniyle teke tek dövüşmekti.Thoth, aşırı diplomat şekilde, “Kimin sahtekâr olduğunu ortaya çıkarmamalı mıyız? Oğlu hala buradayken Osiris’in makamı Set’te mi kalacak?” dedi. Evrensel Tanrı Ra daha da öfkelendi, tacı Set’e vermek istiyordu ancak her şey kaosa sürüklenmekteydi. Onuris avazı çıktığı kadar bağırdı, “Ne yapacağız?” ve Atum, Tanrı Banebdjedet’in mahkemeye, davayı yargılaması için davet edilmesini önerdi. Mahkeme öneriyi kabul etti ve bunun için bir tanrı gönderdi. Ancak Banebdjedet yargılamayı reddetti ve bunun yerine Tanrıça Neith’in fikrinin sorulmasını önerdi. Thoth, Neith’e ne yapacaklarını sormak için bir mektup yazdı. Neyseki Neith, Banebdjedet’ten daha belirleyiciydi. “Osiris’in makamını oğlu Horus’a verin. Küstahlık edip adaletsizce davranmayın, aksi halde göğü başınıza çalarım. Ve Heliopolis’te yaşayan boğaya, Evrensel Tanrı’ya deyin ki, Set’e hakkı olanı versin, kızları Anath ve Astarte’yi, ve Horus’u babası Osiris’in makamına atasın.” mahkemede yüksek sesle Thoth tarafından okundu ve herkes Neith’in haklı olduğunu beyan etti. Ancak Ra öfkeden çılgına döndü. Öyle ki Horus’a, onun bu makam için değersiz ve yetersiz olduğunu kolayca söyledi. Onuris, Otuz’un Konsey’inde olduğu gibi çileden çıktı ve Tanrı Babi, sırf Horus’un destekçileri olmadığından bu muameleyi gördüğü için Evrensel Tanrı’ya köpürdü. Evrensel Tanrı Ra rencide oldu ve derin bir üzüntü sardı kalbini; salondan ayrıldı ve günün kalan kısmında yalnızca dinlendi. Dokuzlar Babi’ye ileri gittiğini söylemişler, onu azarlayıp kovmuşlardı. Ra’nın kızı Hathor babasının çadırına beklenmedik bir anda gelip onu güldürmek için mahrem yerlerini gösterdi. Ra artık Dokuzlar’a katılacak kadar neşeliydi. Döndüğünde Horus’a ve Set’e tahtı neden hak ettiklerini göstermeleri için bir şeyler yapmalarını söyledi. Öne ilk çıkan Set olmuştu. Tanrıların en güçlüsü olduğuna dikkat çekmek için Ra’nın düşmanı Apophis’i öldürdü. Başka hiçbir tanrının onu öldürmeye yetecek gücü yoktu. Tanrılar hayranlık içinde Set’i izlediler. Onlar da başka hiçbir tanrının Apophis’i öldürmeye gücünün yetmeyeceğini biliyorlardı ama Thoth ve Onuris onlara şunu hatırlattı: Ölen kralın oğlu yaşarken, bir amcanın tahtı alması daima kanunlara aykırıdır. Konuşma sırası Horus’taydı. Babasının makamından mahrum edilmesinin ne kadar kanun dışı olduğunu aydınlatmak istedi. Ne yazık ki konuşması için yeterli zaman tanınmamıştı ona. Ancak Isis araya girdi ve konunun Heliopolisli Atum’a ve Khepri’ye danışılması gerektiğini söyledi. Tanrılar onunla aynı fikirdeydi. Ona hiddetlenmemesini söylediler. “Hak kimin hakkıysa ona verilecektir,” dediler. Bu Set’i çileden çıkardı; devasa saltanat asasını almaya, her gün bir tanrı öldürmeye yemin etmişti. Isıs mahkemeye gelirse de o gelmeyecekti.Set’in en büyük destekçisi olan Evrensel Tanrı Ra bütün tanrılara yelken açmalarını, Isis’i ardında bırakmalarını buyurdu. Gemiciye de, Tanrı Nemty, hiçbir kadını, özellikle Isis’e benzeyen herhangi birini gemilere almayı yasakladı. Ancak Isis’i caydırmak güçtü. Kadın kendini yaşlı bir kadına dönüştürdü ve Nemty’nin yanına gitti, gemilere binmek istedi, “Sığırlarına bakan ve günlerdir aç olan bir genç adama bir kâse un götürmek amacım,” dedi. Nemty’nin karşısında gördüğü yalnızca zararsız bir yaşlı kadındı ancak emirleri de biliyordu. Isis Nemty’e, gemilere binmesi yasaklanan tek kişinin Isis olduğunu hatırlattı. Yolculuk ücreti için ona çörek vermek istedi ancak bu Nemty’yi etkilememişti, böylece Isis ona parmağındaki altın yüzüğü sundu. Nemty’nin aç gözü doymuş, Isis’i yasaklı adaya götürmeyi kabul etmişti.Isis vardığında, Evrensel Tanrı Ra’nın, yoldaşlarıyla yemek yediğini gördü. Set’in dikkatini çekmek için kendisini güzel bir kadına dönüştürdü ve başarılı oldu. Kocasının katilinin gözleri şimdi onun üzerindeydi. Oğlunun tahtının gaspçısı yanına geldiğinde kendisinin bir hayvan tüccarının karısı olduğunu ve ona bir erkek evlat doğurduğunu ancak kocası öldüğünde oğlunun hayvanları idare etmek için tek başına kaldığını söyledi. Sonrasında bir yabancının gelip hanelerinin başına geçtiğini, oğlunu haklayacağı konusunda tehdit ettiğini, hayvanlara el koyduğunu anlattı. Dönüp Set’e tüm bu olanlar hakkındaki fikirlerini sordu ve onun şampiyonu olmasını istedi. Tanrı’nın aklı bu güzel kadın karşısında başından gitmişti. Hiç tereddüt etmeden, “Ölen adamın oğlu hayatta olmasına rağmen mi o yabancı gelip hayvanlara el koydu?” dedi. “O sahtekâr dövülmeli, hanenizden atılmalı ve oğlunuz onun yerine geçmeli,” diye de ekledi. İsis, Set’i tuzağa düşürmeyi başarmıştı, bundan oldukça da memnundu. Kendini bir kuşa dönüştürdü, Set o yere vardığında bir ağacın dalına kondu, konuştu. “Sen, Set, utanmalısın. Kendi ağzınla, kendi zekânla kendini yargıladın ve kendini suçlu buldun!” Atum’un ve Ra’nın ısrarıyla tanrılar Horus’a tacı giydirdiler. Set’in sayesinde Nemty cezalandırıldı ve o günden beri altından nefret eder oldu.
submitted by Sethbenja to KGBTR [link] [comments]


2019.10.27 20:04 exclamationless Bir öğretmenin günlüğü - Kuzgunlu 1995

Bu kasabada başıma gelen olaylar yüzünden akıl dengemi kaybediyorum. Sırada ben varım bu yüzden başıma gelen önemli olayları olabildiğince hızlı anlatıp Kuzgunludan kaçmaya çalışıcağım.
1995 yılının haziran ayında kuzgunlu kasabasına zorunlu hizmetimi yerine getirmek üzere öğretmen olarak atandım. Zorunlu hizmeti için bugünlerde karışık olan doğu şehirleri yerine ücra bir kasaba çıktığı için kendimi şanslı saymıştım. Hatta diğer mezun arkadaşlarım beni kıskanmışlardı bile ama şimdi onların yerinde olmak için her şeyimi veririm.
Kuzgunlu çok kalabalık olmayan bir kuzey kasabasıydı. Bu kadar ücra bir bölgeye neden kasaba kurulur ki diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum ilk geldiğimde. Otobüsten indiğimde birkaç insanlar anadolu misafirperverliğinde beni karşıladılar. "Kuzgunlumuza hoş geldiniz!" diyor elimi sıkıyorlardı. Bavullarımı sırtlanıp beni kalacağım yere doğru gitmeye başladık. Yolda ne kadar iyi ettiğimden ve kuzgunlunun ne kadar dostcanlısı bir kasaba olduğundan bahsedip durdular. Geldiğimizde karşımda gördüğüm şey kasabanın "okul"u olarak adlandırılan yerdi. 2 katlı küçük bir binaydı ve sarı boyası yeni badana istiyorum dercesine solmuş, çatlamış ve dökülmüştü. 2 katı birleştiren dışardan bağlantılı demirbir merdiveni, büyük pencereleri ve binanın yanında küçük bir çimden (çamur demek daha doğru olur) bahçesi vardı. Üst katında ben kalıcaktım ve bir şeye ihtiyacım olursa muhtarla görüşmem yeterliymiş. Çok kötü olmadığını düşünmüştüm ilk geldiğim zamanlar. Küçük sayılabilicek eve ve köy okulu diyebilinecek kadar derme çatma okula katlanabilirdim ama bir süre sonra bazı gariplikler kafamı kurcalamaya başladı. Herkes sürekli bana gülüyor ve aşırı nazik davranıyor ama kimse benim sorularıma düzgün cevap vermiyor gibi hissediyordum. Sorduğum çoğu soruya boşverin hocam diyip bana kuzgunlunun güzelliklerinden bahsediyorlar ya da kasabanın kahvesine çağırıyorlardı. Ben de samimiyetsiz bulduğum için insanlardan kendimi uzaklaştırdım ve zamanımın çoğunu odamda radyo dinleyip hikayeler yazarak ya da kuzgunlunun biraz dışındaki koruda çimlere yatıp kitap okuyarak geçirdim. Arada bir bakkaldan sigara ve çay alıyordum ve başka bi masrafım olmuyordu çünkü coğu gün birileri kapımı çalıp bana yemek getiriyorlardı. Günlerim haftalarım böyle geçerken okulların başlaması yaklaşmıştı ki bu kasabanın en büyük garipliği kafama bir zehir gibi yayıldı. Geldiğimden beri hiç çocuk görmemiştim. Nerdeyse 3 aydır 1 tane bile çocuk görmemiştim Kuzgunlu'nun sokaklarında. Bir şeylerin ters gittiğini o zamanlar anlamıştım ama mantığım beni bu kasabadan kaçmaktan alı kokuyordu. Sadece bir tesadüf olmalıydı, evet evet sadece bir tesadüf ya da başka bir şey... Okul yarın açılıcaktı ve ben daha bir çocuk bile görmemiştim Kuzgunluya adım attığımdan beri. Ama bir rahatlama da gelmişti üstüme: eğer yarın sabah okula hiçbir çocuk gelmezse bu tuhaf kasabadan gidebilirdim. Bunun olması için dua edip çalar saatimi 8 e kurdum ve uykuya daldım.
Sabah kalktığımda alt kattan bir takım sesler geliyodu saate baktığımda 8:42 yi gösteriyordu. Hemen yataktan fırladım ve yüzüme su vurdum. Meslek hayatımın ilk okul gününe 18 dakika vardı ve ben yeni uyanmıştım. Hızlıca üstüme gömleğimi ve kravatımı geçirdim aynada saçımı düzeltip merdivenlerden hızlıca aşşağı kata indim. Kapıyı açtığımda şaşkınlığımı gizleyemedim. Mavi önlüklü 40-45 kadar çocuk sıralara oturmuş bağrışıp çağrışıyor,oynuyor kimisi bir şeyler yiyor kimisi bi diğerini rahatsız ediyordu. Kapıyı açtığımdan sonra 2 saniye kadar devam eden bu karmaşa beni fark etmeleri ile son buldu. Şimdi hepsi susmuş bana bakıyor ve sonraki adımımı bekliyolardı. Yavaşça içeri girip kapıyı kapadım. Sınıfa bir göz gezdirip masama oturdum. Tüm sıralar dolu gibi gözüküyordu. "Günaydın sınıf" dedim, tüm öğrenciler anlaşmış gibi bir ağızdan "Günaydın öğretmenim" diye cevap verdiler. Yoklama listesinden tek tek isimleri okudum. Tüm öğrenciler eksiksiz burdaydı. Bu hevesimi yerine getirmişti ve öğrencilerle tanışmaya başladım. Tek tek tüm öğrenciler isimlerini kaçıncı sınıf olduklarını ve ilerde ne olmak istediklerini söylediler. Ben de kendimi tanıttıktan sonra derslere başladım ve söylemeliyim çocuklar çok uslulardı. Çoğu kasaba ve köy okulunda olduğu gibi karma eğitim vardı kuzgunlu ilk okulunda da. İlk saatlerde 1. Ve 2. Sınıflar tahtayı dinlerken büyük sınıflar kendi başlarına çalışıyorlar daha sonra 1. Ve 2. Sınıflar dinledikleri üzerine alıştırma yaparken daha büyük sınıflar tahtayı dinliyor, tenefüslerde çocukların çoğu bahçede koşup oynuyor tenefüsün bittiğini belirten düdüğü üflediğimde sınıf yeniden doluyordu. Çocukların bu usluluğu beni mutlu ediyordu ama gene yaşanacak garipliklerden habersizdim. Sonbahar olmuştu ve artık tüm öğrencilerimi biliyor bazılarını iyice tanımaya başlıyordum. 3. Sınıflardan mehmet küçük kara ama aşırı hızlı bir çocuktu, tenefüs olduğu anda koşarak dışarı çıkar tüm tenefüs bahçede koşar sonra en hızlı da okula o girerdi. Polis olmak istediğini söylemişti sorduğumda. 5. Sınıflardan melike çok güzel resim yapar, 4. Sınıflardan orhan bilek güreşinde beni bile yeniyordu. Ama en sevdiğim öğrencim 1. Sınıflardan ayşeydi. Ayşe beyaz tenli siyah saçlı ve mavi gözlü küçücük bir kızdı. Hem çok usluydu hem çok zekiydi. Okumayı hemen sökmüş üstüne diğer arkadaşlarına öğretmem için bana yardım ederdi. Ama en önemlisi öğretmen olmak istediğini söylemiş, Neden olarak da en önemli meslek öğretmen de ondan diye eklemişti. Sonbaharın ortasında okuldaki ilk gariplik yaşanmıştı. O zamanlar bu Kuzgunlu denen yerden neden kaçmadım ben de bilmiyorum.2.sınıflardan cemil bölme işlemi yaparken / işaretini kullandığını fark ettim ve nerden öğrendiğini sordum (çünkü ben çocuklara sadece ÷ işaretini göstermiştim). "Eski öğretmenim öğretti öğretmenim" dedi bana. O an şaşırmıştım. Sonuçta bu çocukların bir eski öğretmeni vardı ve ben bunun yeni farkına varmıştım. "Eski öğretmeninine ne oldu?" sorusu dökülmüştü ağzımdan ben farkında varmadan. Çocuklar hep bir ağızdan "bilmiyoruz öğretmenim" dediler. Normalde de böyle cevap verirlerdi ama bu sefer beni rahatsız etmişti bu. "Cemil sana sordum evladım" diye Cemile yönelttim soruyu belki kalabalıkta söyleyememiştir diye. Bir saniye durdu ve "bilmiyorum öğretmenim" diyip yerine oturdu. O günden bir hafta sonra daha garip şeyler yaşanmaya başladı. Aylardan kasım olmuştu ve sabah sınıfa girdiğimde ve her şey sıradan gibi görünüyordu ama biraz sonra her şey daha garip bir hal alıcaktı. Sınıfa göz gezdirirken cemilin sırasının boş olduğunu gördüm. Tüylerim diken diken olmuş ilikerim buz kesmişti. Şimdiye kadar öğrencilerimden hiçbiri devamsızlık yapmamıştı. "Ar...arkadaşınız cemil nerde?" diyebilmiştim güçlükle, "Kuzgunludan taşındılar öğretmenim" diye cevap verdi tüm sınıf. Soğuk terler vücudumdan akmaya başladı. Tüm bunlar garip değil miydi? Bir aklı başında olan ben miyim diye kendime sordum. O günü çok zor geçirdim ve çocukları soba tıkandı diyip evlerine erken yolladım. Tesadüf heralde kendimi avuttum ama bunun doğru olmadığını o zaman da adım gibi biliyordum. Etraftaki insanlara da cemilin kayboluşuyla ilgili sorular sorsam da aynı geçiştirme cevabı aldım: "Kuzgunludan taşındılar" nedeni: "bilmiyoruz". Kasım ayı ızdırap gibi geçti. sürekli penceden dışarıyı izlemeye, insanlarla olabildiğince az etkileşime girmeye, odamdan dışarı mecbur kalmadıkça çıkmamaya başladım. Aralık ayı geldiğinde soğuk iyice etkisini göstermiş kar yağmaya başlamıştı. Ama bu kadar soğuğa ve kara rağmen tüm öğrencilerim her gün okula gelmeyi sürdürmüştü. Ta ki bir öğrencimin daha kaybolduğu güne kadar. Aralığın sonuna doğru sınıfa girdiğimde melikenin de sırasının boş olduğunu gördüm. Büyük bir şaşkınlık daha yaşamıştım. Sırada melike vardı demek diye düşündüm ama neden Melikeydi ki? Cemil benle konuştuğu için yok olmuştu ama ya Melike? O sırada gene kendimi kandırmayı seçmiş cemil de tesadüftü diye içimi rahatlatmayı seçmiştim. Melike nerde diye sorduğumda aldığım cevaplar aynıydı: "Kuzgunludan taşındılar öğretmenim" nedeni: "bilmiyoruz öğretmenim". Şaşırmamıştım bu cevabı aldığıma ama neden melike sorusunun cevabını hatırladığımda daha mantıklı geldi bana bu cevaplar. Gece dışarıyı izlerken hatırladım bunun cevabını. 1 hafta önce tenefüste melike'nin arkasından yaklaşmış ne çizdiğine bakmıştım sessizce. Resim defterinin beyaz sayfasına sadece siyahla geyik boynuzları olan bir insan sureti gibi bişey görmüştüm gözümün ucuyla ki melike beni fark edip çizdiğini gizledi. Utanmış gibiydi. Üstüne çok düşünmemiştim bu olayın ama artık benim için bir şey kesindi. yatağıma yattım ve kararımı verdim: Kuzgunludan kaçmam gerekiyordu. O Sabah gene okula gittim. Bu çocukları son görüşüm değilmiş gibi normalce işledim dersleri ama biliyordum ki yarın Kuzgunludan kaçıyordum. Hiçbir şey beni burda tutamazdı artık. Okul saatini güç bela bitirebildim ve çocuklar evlerine gitmeye başladılar. O sırada ayşeyle göz göze geldim ve neden olmasın diyip ayşeyi yanıma çağırdım. En sevdiğim öğrencim ayşe de bana yalan mı söyleyecekti? "Ayşe" dedim "melikeye ne olduğunu biliyorsan benden saklamazsın de mi?" Başını öne eğdi bişey demedi. "Benden saklamana gerek yok ayşe hadi söyle" dedim ama ayşe başını kaldırmadı gözleri dolmuştu burnunu 2 kere çekti ve ağlayarak koşmaya başladı. Kendimi kötü hissetmiştim bu Kuzgunlu adındaki bok çukurunda özleyeceğim tek insan ayşeydi galiba. Ama artık geri dönüş yoktu sabah ilk otobüsle Kuzgunludan ayrılıyordum. Ya da ben öyle sanıyordum...
O akşam hava benim gideceğimi anlamış da bütün nefretini kusmak istermiş gibiydi. Kar öyle hızlı yağıyordu ki jilet gibi kesikler atıyordu cildinize. Bu gidişle kar bir metreyi bulur diye düşünüyordum ama bu bile beni Kuzgunluda tutmaya yetmiyecekti. Otobüs gelmezse yürüyerek gidecektik bu lanetli yerden. Radyoda neşet ertaşın olduğunu anladığım bir saz melodisi vardı ama o kadar parazitliydi ki şarkıdan çok kesintisi dinleniyordu. Radyoyu kapadım, bavulumu ve çantamı gözden geçirdim sabah giyeceğim kalın giysilere bir daha baktım. Çalar saati 7 ye kurmuştum ki güneş çıkmış biraz da olsa karı eritmiş olsun. Sigaramı söndürüp izmaritini büyük bir odun parçasıyla birlikte sobaya attım. Saate son bir kez baktım. 21:37 yi gösteriyordu. Gözlüklerimi çıkarıp komidine koydum ve kafamı yastığa bırakıp sobadan çıkan odun çıtırtıları eşliğinde uyumaya başladım. Odada birisi vardı. Bunu gerçekle uyandığımda başta ne olduğunu kavrayamadım ama gözümü açtığımda yatağımın başında beyaz bir insan silüeti gördüm. Kafamı yorganın altına soktum ve bunun bir rüya olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım ama o insanın sesini hala yorganın altından bile duyabiliyordum. Biraz dinleyince bu sesin ağlama sesi olduğunu ve bana biraz tanıdık geldiğini fark ettim. Tüm cesaretimi toplayarak kafamı yorganın altından çıkardım ve ağzımdan çıkan hoh sesiyle tuttuğumun farkına vardığım nefesimi vermiştim. Mavi küçük gözlerli, bembeyaz yüzü ve elbisesiyle yatağımın başında ağlıyordu. Bir şeylerin ters gittiği aşikardı ve demin hissettiğim rahatlama yerini rahatsızlığa bırakmıştı. Gözlüklerimi takıp bir daha baktım evet ayşeydi bu ama bir terslik vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulmak için ilk konuşmayı ben yaptım "Sorun ne ayşe? Niye burdasın?" 2 kere burnunu çektikten sonra cevap geldi "Beni almalarına izin vermiceksiniz di mi öğretmenim, kaybolmak istemiyorum öğretmenim" "Kim seni alıcak ayşe neler oluyor burda" "Beni korucak mısınız öğretmenim?" Bir an durakladıktan sonra bu da mı onların oyunu diye düşündüm. Sonra ayşenin suratına iyice baktım. Şüphe yok bu küçük kız gerçekten son çare olarak bana gelmişti, bu kadar savunmasız bir öğrencimi koruyamıcaksam neden öğretmen oldum ki diye düşünmeden edemedim. "Ne yapmam gerek ayşe söyle bana" demiş bulundum Ayşe gözlerini beyaz elbiseninin koluna silerek hayatımda gördüğüm en içten gülümsemeyi attı ardından elime bir kağıt parçası tutuşturdu ve dedi ki "Eğer beni kurtarmak istiyorsanız bu kağıttakileri harfi harfine yapmalısınız öğretmenim. Eğer hepsini yaparsanız haftaya beni de götürmezler. Şimdi gitmem gerek beni takip etmeyin lütfen kağıttakileri yapın." ve yanağıma bir öpücük kondurarak küçük adımlarla kapıya gitti "d...dur" dicek gibi olsam da kapıyı açıp kar fırtınası içinde kaybolması bir oldu. Hemen kalkıp ardından kapıyı açtım ama küçük öğrencimden bir iz göremedim. "Acaba bunlar bir rüya mı" diye kendi kendime gülmeye başladım "rüya olmalı evet rüya" diye gene inkar etmeyi denesem de elimde tuttuğum katlanmış kağıt durumu hiç de kolaylaştırmıyordu. Hızlıca kağıdı açıp soba ateşinin ışığında okumaya başladım. Bu bir listeydi ve ayşenin yamuk yumuk el yazısıysıyla yazılmıştı. Okumaya başladım:
1) gece 1 de okulun sınıfında ol 2) gece 1 30 a kadar sobayı söndür, tüm perdeleri dışardan görünmücek şekilde kapat, tüm kapıları kilitle, ışıkları kapat. 3) gece tam 2 de ismini kara tahtaya ters olarak yaz 4) gece 2 den sonra kim kapıyı çalarsa çalsın kesinlikle KİMSEYE açma 5) eğer camlardan biri kırılırsa sabaha kadar öğretmen masasının altında saklan 6) Ne olursa olsun pencereden dışarı bakma 7) sabah ışıkları gözükünce evine çık sabah 9 da okula normal bir şekilde gel eğer tüm listeyi eksiksiz yaptıysan orda olucağım benimle iletişime geçme 8) Eğer orada değilsem bir şeyi eksik yapşındır demektir. Eğer orada değilsem SIRA SANA GELECEKTİR. 9) bunları ezberledikten sonra bu kağıdı yok et
Bunları okuduğum anda hiçbir şey artık anlamlı gelmemeye başlamıştı ama sonra saate baktım. Saat 00:33 ü Gösteriyordu. Hemen ayağa fırladım ve sabah giymek için ayırdığım giysileri üstüme geçirdim. Üstüme yorganımı aldım ve kağıdı 4 defa daha okuyup ezberledim. Sonra kağıdı sobaya atıp yandığından emin oldum. Sobaya masamın üstündeki bir sürahi suyu boşaltıp söndürdüm. Saate bir daha baktım saat 00:42 ydi aceleyle kapıyı açtım ve fırtınayla savaşarak alt kata inmeyi başardım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ayşe nin bu soğukta üstünde sadece o elbiseyle dışarda soğuktan ölmediğini ummadan edemedim. Artık içerideydim saate baktım 00:55 i gösteriyordu. Başarmıştım ama işe koyulmanın vakti şimdi gelmişti; kapıları kilitledim sobanın söndüğünden emin oldum ışıkları kapadım ve perdeleri kapayıp sıraları arkalarına dayadım.içerinin ve dışarının görünmediğinden emin oldum. Sınıftaki saat 1:20 yi gösterdiğinde her şeyi halletmiştim. Sırada saat 2 yi beklemek kalmıştı. Öğretmen masasına oturup saati izlemeye başladım ve düşüncelere daldım. Kuzgunlunun lanetli kışı ne kadar ses çıkararabiliyorsa çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Herkes ve her şey gibi havası bile garipti bu lanet kasabanın. Saatin akrebi 2 nin üstüne geldiği anda ayağa kalktım ve tebeşirle ismimi kara tahtaya yazdım. Sonra oturdum ve gecenin en uzun kısmının geldiğini anladım. Birileri kapıya sert bir şekilde kapıya vurmaya başladı. Saat 2 yi geçmişti o yüzden kimseye kapıyı açmayacaktım ama işler çok değişik haller almaya başladı. Başta sadece vurulan kapı durdu. Birkaç dakika sonra bir kadın sesi "Hocam biz veliyiz kapıyı açın kızımız kayıp" diye yalvarıyordu bu ses. Daha sonra bu ses kayboldu başka bir ses kapıya vurmaya başladı. Sert bir erkek sesi "Kapıyı açın jandarma. Kuzgunluda işlenen suçları biliyoruz size yardım edelim kağıyı açın" diye uyarıda bulundu. Bunlarla beni ele geçiremezler diye düşünüyordum ki zayıf bir kapıya vuruş duyuldu ardından da ayşenin sesi duyuldu "lütfen kapıyı açın hocam çok üşüyorum beni götürecekler lütfen açın kapıyı beni onlara vermeyin" diye ağlıyordu ayşenin sesi. Ayağa kalkıp kapıyı açsam mı diye çok düşündüm ama sonunda açmamaya karar verdim ve yerime oturdum. O sesten sonra başka ses duyulmadı camlardan biri de kırılmadı. Ben de oturduğum yerde kafamı kaldırmaya çalışıyordum ki sabaha karşı uykuya yenik düşmüştüm. Yukardaki odadan gelen çalar saat sesiyle uyandım. Saat 7 olmuştu. Hemen ayağa kalktım, sabah güneşi perdelerin içinden sınıfa giriyordu hemen kalktım sıraları yerine koydum perdeleri geri açtım ve odama çıktım. Elimi yüzümü buz gibi suyla yıkadım ve bir sigara yaktım. Düşünmeden edemiyordum; acaba işe yaramış mıydı? Ayşeyi kurtarabilmiş miydim? Saat 9 a yaklaşırken gömlek ve kravatımı giydim ve sınıfa indim. İçeriden her günkü çocuk sesleri geliyordu. Derin bir nefes alıp sınıfa girdim ve hemen gözlerimi ayşenin sırasına çevirdim. Ayşe ordaydı ve gözünü yere dikmişti ve sağlıklıydı ya bu bana yetmişti. Belli etmemeye çalışıyordum ama sırıtmadan edemiyordum kendi kendime. Küçük bir kızın hayatını kurtarmıştım belki de. Neşeyle derse başladım sonra ama tahtaya döndüğümde nefes alamaz olmuştum. Tahtada ismim yazıyordu ve yanında tanıdığım bir el yazısıyla bir küçük not : bİR ŞeŶ mi ûnÙtTuÑ? El yazısı ayşeye aitti ve o anda kafamdan vurulmuşa döndüm. İsmimi tahtaya ters yazmamıştım...
Arkamı döndüğümde ayşe sırasında yoktu.
Artık sıra bana geldi. Kaçmanın bir anlamı yok. Nefeslerini ensemde hissediyorum. Eğer biri bunu okuyorsa lütfen...
KUZGUNLUDAN UZAK DURUN!
submitted by exclamationless to wiredpeople [link] [comments]


2019.01.17 20:51 fragmanlife Tehlikeli Karim Dizisi Hikayesi ve Oyunculari

Tehlikeli Karim Dizisi Hikayesi ve Oyunculari Tehlikeli Karım evli bir çiftin aşk ile başlayan ilişkilerinin gün geçtikçe hayatın da yüklediği telaşla değişimini ele alıyor. Bu değişim sonucunda bir kadının, bir erkeğin ve çevrelerindeki insanların şaşırtıcı bir şekilde nelere sebep olabileceğini suç, aşk ve kara mizah üçgeninde anlatacak olan Tehlikeli Karım izleyicisini her bölüm şaşırtmaya hazırlanıyor.
Aldatılan bir kadın için üç seçenek vardır; ayrılmak, affetmiş görünüp mücadele etmek ve görmezden gelmek. Derin bunların hiçbirini yapmadı!
Yapımcılığını MF Yapım’ın, uygulayıcı yapımcılığını ise Şelale Baskıcı’nın üstlendiği, yönetmenliğini Çağrı Bayrak’ın yaptığı, senaryosunu Nalan Merter Savaş ve Vilmer Özçınar’ın yazdığı Tehlikeli Karım’ın başrollerini;Gonca Vuslateri, Seçkin Özdemir ve Mustafa Üstündağ, Bige Önal paylaşırken, kadroya Erdem Akakçe, Ceren Soylu, Fatih Dönmez, Nilay Erdönmez, Bihter Dinçel, Hakan Atalay ve Emine Şans Umar dahil oldu.
Gonca Vuslateri GONCA VUSLATERİ (DERİN GÜNDAY BOZTEPE) Kendini kocasına ve evine adamış; genç, güzel, zengin ve zeki bir kadındır. Hayatta onun için önemli olan tek şey kocası Alper’in ona duyduğu aşktır. Bunu onun elinden almaya kalktıklarında ortaya çıkan karakter, bir ev kadınına göre gerçekten tehlikelidir.
Gonca Vuslater Kimdir, Kaç Yaşında? 02.09.1986 tarihinde dünyaya gelmiştir. 1.65 boyundaki oyuncu siyah saçlı ve ela gözlüdür. Show TV'nin yeni dizisi Tehlikeli Karım'da Derin karakterini canlandırmaktadır.
Gonca Vuslater'inin Oynadığı Diziler Anne Şule / Akçay 2016-2017 Gönül İşleri / Kader 2015 Yalan Dünya Eylem/Vasfiye Teyze 2012-2014 İbreti Ailem / Yıldız 2012 Küçük Sırlar Ceyla 2010-2011 Canım Ailem / Nurcan 2009 Aliye / 2004
Gonca Vuslater'inin Oynadığı Filmler Düğüm Zamanı 2018 Bizans Oyunları Klitorya 2015 Kaybedenler Kulübü Yurttaki kız 2010 Bornova Bornova Hande 2009
Gonca Vuslater'inin Rol Aldığı Oyunlar Martı / Pürtelaş Tiyatro 2017-2018 Kabin / Craft 2013 Punk Rock / Dot 2010 Vur Yağmala Yeniden / Dot 2009 Baya Mastikayı Çalsana Artiz Mektebi
Seçkin Özdemir SEÇKİN ÖZDEMİR (ALPER BOZTEPE) Derin’in kocası;İstanbul’un orta halli mahallelerinden birinde annesi ve ablası tarafından büyütülmüş, yakışıklı bir genç adamdır. Hayatı boyunca kadınlardan destek almaya alıştığı için kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanır.Bir yanda kontrol düşkünü karısı, diğer yanda onu geri dönülmez hatalara sürükleyen sevgilisi arasında kalır. Seçkin Özdemir Kimdir, Kaç Yaşında? 1981 yılında İstanbul’da doğan Seçkin Özdemir, Kocaeli İktisat Fakültesinden mezun olduktan sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezi Tiyatro Bölümünde oyunculuk eğitimini tamamladı. 2011 yılında ‘Leo’ karakterini canlandırdığı ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi ile tanınan Özdemir, 2011-2012 yılları arasında Özge Özpirinçci’ ile başrollerini paylaştığı ‘Al Yazmalım’ dizisinde rol aldı. Daha Sonra Bir Aşk Hikayesi, Günahkar, Racon Ailem İçin, Acı Aşk adlı dizilerinde rol alan Oyuncu, 2016 yılında Kiralık Aşk dizisinde ‘Pamir’ ve 2017 yılında Ateşböceği dizisinde ‘Barış’ karakterini canlandırmıştır. 2017 yılında da ‘ Bir Nefes Yeter’ filmi ilk sinema filmi deneyimini yaşamıştır. Seçkin Özdemir'in Oynadığı Diziler Acı Aşk/Bulut/2015 Yaban Gülü/Burak/2008 Al Yazmalım/İlyas/2011 Muhteşem Yüzyıl/Leo/2011 Bir Aşk Hikayesi/Korkut Ali/2013 GünahkaAli Yusuf/2014 Racon/Adnan/2015 Kiralık Aşk/Pami2015 Ateş Böceği/Barış/2017 Seçkin Özdemir'in Oynadığı Filmler Bir Nefes YeteYaman/2017
Mustafa Üstündağ MUSTAFA ÜSTÜNDAĞ (FIRAT ENGİN) Başkomiser Fırat; Meslektaşı İpek’le nişanlıdır. Derin’in kaçırılma olayıyla ilgili soruşturmanın başındaki isim. İşine düşkün, hırslı ve zeki bir polistir. Olayları çözmeye başladıkça karşısına çıkan her yeni düğüm vakayı kişiselleştirmesine neden olur. Bu da onu Derin, Alper ve Seda ile karşı karşıya bırakır.
Mustafa Üstündağ Kimdir, Kaç Yaşında? 1977 yılında Mersin’de dünyaya gelen Mustafa Üstündağ, Müjdat Gezen Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde eğitimini tamamlamıştır. ‘’İlk kez Yılan Hikayesi’’ dizisiyle kamera karşısına geçtikten sonra 2000-2007 yılları arasında ‘’Dikkat Bebek Var’’, ‘’Yıldızların Altında’’, ‘’Yarım Elma’’, ‘’Bedel’’, ‘’Hayat Bilgisi’’, ‘’Uy Başuma Gelenler’’, ‘’Aşka Sürgün’’ ve ‘’Yersiz Yurtsuz’’ dizilerinde rol almıştır. ‘’Kurtlar Vadisi Pusu’’ dizisinde canlandırdığı ‘’Muro’’ karakteriyle herkesin dikkatini üstüne toplayan Mustafa Üstündağ, daha sonrasında, ‘’Çılgın Kanal’’, ‘’Cümbür Cemaat Aile’’, ‘’Gün Akşam Oldu’’, ‘’İzmir Çetesi’’, ‘’Merhamet’’, ‘’Aşkın Kanunu’’, ‘’Muhteşem Yüzyıl Kösem’’, ‘’Bana Sevmeyi Anlat’’, ‘’Bu Sayılmaz’’ projelerinde kariyerindeki basamakları başarılı bir şekilde tırmanmaya devam etmiş ve son olarak da ‘’Çukur’’ dizisinde konuk oyuncu olarak yer almıştır. Bunların dışında birçok tiyatro oyununda ve sinema filminde yer alan Üstündağ’ın başlıca sinema filmleri şunlardır; ‘’Neredesin Firuze’’, ‘’Emret Komutanım: Şah Mat’’, ‘Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine’’, ‘’Abimm’’, ‘’Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Aleminde’’, ‘’Kutsal Damacana 2: İt Men’’, ‘’Vay Arkadaş’’, ‘’Gulyabani’’ ve ‘’Şeytan Tüyü’’. Mustafa Üstündağ’ın Oynadığı Diziler Çukur / Kahraman / 2017 Muhteşem Yüzyıl: Kösem / Kara Davut Paşa / 2015 Merhamet / Sermet Karayel / 2013 Kurtlar Vadisi Pusu / Muro / 2007-2009 Emret Komutanım / Sado / 2005-2006 Mustafa Üstündağ’ın Oynadığı Filmler Şeytan Tüyü / Metin / 2015 Kutsal Damacana 2: İt Men / Kurt Adam / 2009 Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine / Muro / 2008 Zincirbozan / Talat / 2007 Zeynep’in Sekiz Günü / Ali / 2007
Bige Önal BİGE ÖNAL (SEDA ÇELİK) Alper’in hem iş ortağı hem de sevgilisi. Evlatlık olarak büyümesi onu başkalarının acısına karşı duyarsızlaştırmıştır çünkü o çok daha büyüklerini yaşamıştır. Hırsı ve cesareti onu Alper’in karısını öldürme girişimine kadar sürükler.
Erdem Akakçe ERDEM AKAKÇE (YAMAN ÇALIŞKAN) Alper’in ablasının eski kocası; aynı zamanda eski polis. Alkol bağımlılığı ve kontrolsüz davranışları yüzünden emniyetten uzaklaştırılmıştır. Ama Yaman bunu asla kabul etmez. Bu sorunlar yüzünden evliliği de bozulmuştur. Tek hedefi karısı ve kızını geri kazanmaktır.
Tehlikeli Karım'ın Final bölümünde; Boşanma kağıdını Derin’e vererek beş milyonla beraber özgürlüğe doğru yelken açan Alper; soluğu tabii ki Seda’nın evinde alır.
Ancak bu sefer akıllanmıştır; paradan söz etmez. Derin’in ondan ayrılmayı kabul etmeyeceğini düşünürken genç kadın bir kere daha Alper’i şaşırtır. İstediği tek bir şey vardır, birbirlerine son kez en sevdikleri yemeği pişireceklerdir. Bu vedaya Seda da davet edilir.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 22:03 fragmanlife Siyah Beyaz Ask dizisi konusu ve oyunculari

Siyah Beyaz Ask dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Erkeğin kararmış kalbine, çiçek açtırmaya yemin etmiş bir kadın düşer. Can alan el, hayat veren elle buluşur. Aşk en olmazı oldurur. Çünkü aşk bütün kötülükleri temize çeker, değiştirir, iyileştirir!
Ferhat, peşine düştüğü adamı yaşatmak için bir doktora ihtiyaç duyar. Kendini insanları iyileştirmeye adamış olan doktor Aslı ile yolları bu sebeple kesişir. Hayatta asla yan yana gelemeyecek, siyahla beyaz kadar zıt iki insan. Aslı, zorla alıkonulduğu çiftlikte baskı altında yaralı bir adama hayat vermeye çalışırken görmemesi gereken bir şey görür. İyilik meleği sandığı, Ferhat’ın dayısı Namık’ın aslında bir katil olduğuna tanık olur. Artık Aslı’nın yaşaması imkansızdır. Namık tarafından ölüm fermanı imzalanır. Ferhat tam Aslı’yı öldüreceği sırada ona yaşaması için bir şans tanır. Tek bir şartla… Aslı’nın hayatını değiştirecek bir şartla. Bu “şart” hem Aslı’nın hem de Ferhat’ın hayatını kökünden değiştirecektir.
Yapım : D Yapım Yapımcı : Lale Eren, Ayşe E. Durmaz Drama Koordinatörü : Emel Sakarya Aksoy Yönetmen : Orkun Çatak Uygulayıcı Yapımcı : Ebru Sakal Senaryo : Duygu Nişancı, Pelin Taran Cura, Banu Tekcan
Genel Hikaye : Eylem Canpolat, Sema Ergenekon
Müzik : Yıldıray Gürgen Görüntü Yönetmeni : A. Münür Gürsoy Sanat Yönetmeni : Murat Güney Oyuncular : İbrahim Çelikkol (Ferhat), Birce Akalay(Aslı), Muhammet Uzuner (Namık), Arzu Gamze Kılınç (Yeter), Ece Dizdar (İdil), Deniz Celiloğlu (Yiğit), Cahit Gök (Cüneyt), Uğur Aslan (Cem), Sinem Ünsal (Gülsüm), Selin Köseoğlu (Julide) ve Kadriye Kenter (Handan)
İbrahim Çelikkol Ferhat Aslan
11 yaşındayken babasının gözlerinin önünde öldürülmesiyle bütün hayatı değişir. Tertemiz hayat dolu bir çocuk olan Ferhat, dayısı Namık sayesinde kirli işlere bulaştırılır ve ailesi için kendisini feda eder. Namık’ın sağ kolu ve en güvendiği kişidir. Namık’ın bütün karanlık işlerini yapar. Korkusuz ve yeri geldiğinde acımasızdır. İçindeki sevgiyi sonsuza dek gömdüğüne inanır.
Birce Akalay Aslı Çınar
Lise çağında babasını kaybeder. Hayata olan bağlılığı, umudunu hiç kaybetmemesi ve mücadeleci kişiliği onu ayakta tutar. Ağabeyi Cem ile birlikte yaşar. Başarılı ve yardımsever bir genel cerrahtır. Bağımsız ruhludur. Hayat doludur. İnsanların sevgi ve emekle değişebileceklerine, iyileşebileceklerine inancı tamdır.
Kadriye Kenter Handan Adaklı
Namık’ın ablasıdır. Öksüz ve yetim kaldıktan sonra Namık’la birlikte kardeşlerine bakmıştır. Çektiği zorluklar Handan’ı hırslı biri haline getirmiştir. Hayatı boyunca Namık’ın en büyük destekçisi olmuştur. Oğlu Abidin yerine Ferhat’ın, Namık’ın gözbebeği olmasından memnun değildir. İsteklerine ulaşmak konusunda asla acele etmez sabırla bekleyerek gerçekleşmesini sağlar.
Uğur Aslan Cem Çınar
İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Babasını kaybettikten sonra ailenin reisi olmuştur ve bu uğurda hayallerinden vazgeçmiştir. Kardeşi Aslı için canını verir ama babasının ölümüne neden olduğunu düşündüğü ablası Leyla’yı hayatından çıkarmıştır. Başarılı ve korkusuz bir başkomiserdir.
Cahit Gök Cüneyt Koçak
Yetimhanede büyümüştür. Kirli işlere çocuk yaşta bulaşmıştır. Namık’la tanışınca hayatı değişmiştir. Refaha kavuşmuştur. Namık’ın yeğeni Vildan’la evlidir. Bir kız çocuğu vardır. Namık’ın, Ferhat’tan sonra en güvendiği adamıdır.
Deniz Celiloğlu Yiğit Aslan
Babası Necdet’in ölümü, Yiğit’in hayatının dönüm noktası olmuştur. Çok sevdiği ağabeyi Ferhat’ın yavaş yavaş kötülerin dünyasına geçişine tanıklık etmiştir. Yiğit, ağabeyinin aksine babası gibi dürüst ve iyi bir adam olmayı seçmiş ailesiyle bağlarını koparmış ve savcı olmuştur. Başarılı ve gözü kara bir savcıdır. Bütün suçluların adalet önünde hesap vermesi gerektiğini düşünür. Evli ve bir çocuk babasıdır.
Ece Dizdar İdil Yaman
İzmir’de doğmuştur. Zeki ve başarılı olan İdil, ailesinin maddi imkansızlıkları nedeniyle çalışarak eğitim hayatını sürdürmüştür. Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi okumuştur. İşinde çok başarılıdır. Namık’ın siyaset danışmanıdır. Güçlü ve iktidar sahibi erkeklerden hoşlanır.
Arzu Gamze Kılınç Yeter Aslan
Beş çocuklu yoksul bir ailede büyümüştür. Zorla istemediği bir adamla evlendirilir. Yeter, mutsuzluğunun hıncını çocuklarından çıkarır. Hırsları yüzünden büyük hatalar yapar, bu da çocuklarının ona karşı cephe almasına neden olur. Özellikle Ferhat’la arasında yıkılmaz bir duvar vardır. Yeter’in en büyük isteği Ferhat’ın sevgisini yeniden kazanabilmektir.
Ferhat, Aslı’yı Jülide’nin kurduğu tuzaktan kurtarır ve hastaneye yetiştirir. Ancak, Aslı ve bebeğin durumu kritiktir. Ferhat’ın gergin bekleyişi Aslı’ya olan aşkının büyüklüğünü anlaması için bir fırsat yaratırken, bu süreç gelecek ile ilgili yeni planlar kurmasını da sağlayacaktır. Ferhat her şeye sıfırdan başlayıp aşklarında yarım kalan ne varsa tamamlamaya karar verir. Ancak, kapattığını düşündüğü meseleler Ferhat’ın peşini kolay bırakmayacaktır.
Aslı’yı öldürmeye kalkan Jülide büyük bir korku içerisinde, kendisini kurtarmanın yollarını arar. Bu süreçte Namık, Jülide’yi işine yarayacağını düşünerek yanında tutmaya karar verir. Bu karar Jülide’yi bekleyen büyük bir tehlikenin habercisidir. Kendi adına her şeyin bittiğini düşünen Yeter, Namık ile alakalı beklenmedik bir planının içerisine girer. Yeter’in bu sırada yaşayacağı hangi olay onu tekrar hayata ve ailesine bağlayacaktır?
Namık ise yurt dışına kaçmanın yollarını ararken, Yeter’in hasta olduğunu öğrenir. Bu bilgi Namık’ın kaçış planında beklenmedik bir değişikliğe gitmesini neden olur. Namık’ın Yeter ile ilgili kurduğu plan, Aslı ile yeni bir hayata başlamanın eşiğinde olan Ferhat’ı çok büyük bir tehlikenin içerisinde bırakacaktır.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 02:27 fragmanlife Yasak Elma Dizisi Konusu ve oyunculari

Yasak Elma Dizi Konusu; Zeynep (Sevda Erginci) ve Yıldız (Eda Ece) birbirine çok düşkün ama hayalleri birbirinden tamamen farklı olan iki kardeştirler. Yıldızın hayatı sosyetenin kraliçesi Ender Argunla (Şevval Sam) tanışınca değişir. Ender, Yıldızı kocası Halit Argundan (Talat Bulut) kurtulmak için kullanmaya karar vermiş ve Yıldıza hayatının teklifini sunmuştur.
Yıldızın hayatında bunlar olurken, Zeynepin çalıştığı firma Alihan Taşdemir (Onur Tuna) tarafından satın alınır. Alihan son derece kibirli, ukala, zengin bir iş adamıdır. Zeynep ve Alihanın zıtlıkları kısa zamanda bir etkileşime dönüşür. Zeynepin bilmediği şey ise Alihanın Halitin ortağı ve ikinci karısının kardeşi olmasıdır.
Yıldızın vereceği karar sadece kendini değil Zeynepi de etkileyecektir.
Yasak Elma dizidi oyuncuları;
Halit Argun (Talat Bulut) Ender Argun (Şevval Sam) Alihan Taşdemir (Onur Tuna) Yıldız Yılmaz (Eda Ece) Zeynep Yılmaz (Sevda Erginci) Zehra Argun (Şafak Pekdemir) Caner Çelebi (Barış Aytaç) Şengül Doğan (İrem Kahyaoğlu) Sinan (Kıvanç Kasabalı) Zerrin Taşdemir (Nilgün Türksever) Erim Argun (İlber Kaboğlu) Lila Argun (Ayşegül Çınar) Lal Uzun (Tuğçe Koçak)
Talat Bulut kimdir? Halit Argun Talat Bulut Talat Bulut Halit Argun Türkiye’nin en zengin adamlarından biridir. İyi, çalışkan ve saygın bir iş adamıdır. Tek sorunu çapkınlığıdır. Güzele, gençliğe çok meraklıdır. Yanında hep bakımlı ve güzel bir kadın görmeye alışmıştır. Evli olduğu kadınlara boşanırken tek kuruş vermeyen, mücevherleri bile kendi özel kasasında korumaya alan garantici biridir. Kadınların ilgisi olmadan yaşayamaz ve kadınlar tarafından ilgi görmek ve sevilmek ister.
Talat Bulut Kimdir?
Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı Talat Bulut, 23 Mart 1956 yılında Kars’ın Sarıkamış ilçesinde doğdu. Eğitimini, Hacettepe Üniversitesi, Elektronik Mühendisliği bölümünde sürdürürken 2. sınıfta yarıda bırakan Talat Bulut, sanat yaşamına 1975 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Dimitrov adlı oyunda sahneye çıkarak başladı. Uzun süre AST bünyesinde çalışan sanatçı, Türkân Şoray'ın teşvikiyle kamera karşısına geçerek Hazal filmiyle sinemaya adım attı. Bir dönem Türk sinemasının üretkenliğinin azaldığı süreçte etkinliklerine ara verdi. Kaliteli filmlerde oynamayı tercih eden Talat Bulut; halen sinema ve dizi filmlerde rol almanın yanı sıra seslendirme çalışmaları da yapmaktadır. Geniş izleyici kitlesiyle tanışmasına neden olan film Manisa Tarzanı'dir.
Talat Bulut'un Oynadigi Diziler Yasak Elma / Halit / 2018 Göç Zamanı / Yılmaz / 2015 Göç / Yılmaz / 2012 Kasaba / Mümtaz / 2009 Annem / Musa / 2007-2008 Saklambaç / Coşkun / 2005 Aşk Olsun / Timur / 2003
Talat Bulut'un Oynadigi Filmler Vezir Parmağı / 2016 Mucize / Mahir / 2014 Mutluluk / İrfan / 2007 Melekler Evi / Ahmet / 2000 Abuzer Kadayıf / Abdo / 2000 Cemile / 1996 Manisa Tarzanı / Ahmet Bedevi / 1994 Herşeye Rağmen / Hasan / 1988 Buralı Olmayan Biri / 1988 Kurtar Beni / Salih / 1987 Yunus Emre / Yunus Emre / 1986 Yapayanlız / 1986 Su / Merdan / 1986 Son Urfalı / Şehmuz / 1986 Prenses / Talat / 1986 Kuyucaklı Yusuf / Yusuf / 1985 Kurbğgalar / Ali / 1985 Karanfilli Naciye / Tarık / 1984 Firar / Mahmut / 1984 Fidan / Engin / 1984 Derman / Tahsin / 1983 Çayda Çıra / Yusuf / 1982 Yaşamak Seninle Güzel / Aydın / 1982 Göl / Hasan / 1982 Yılani Öldürseler / Ali / 1981 Takas / 1980 Beni Böyle Sev / Murat / 1980 Hazal / 1979
Şevval Sam kimdir? Ender Argun Şevval Sam Şevval Sam Ender Argun Sosyetik tanımının sözlükteki gerçek karşılığı ve tam bir cemiyet kadınıdır. Güzelliğinin doruğundayken de Halit Argun gibi çapkın, evli ve milyarder iş adamının yanına sekreter olarak girmeyi başarmıştır. Enerjisi, becerisi, çalışkanlığı ve kadınlığıyla da yıllardır hayalini kurduğu hayata Halit’ten hamile kalarak ve bunu bir süre gizleyerek kavuşmuştur. Paraya ve güce aşıktır.
Şevval Sam Kimdir?
11 Kasım 1973 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Annesi şarkıcı Leman Sam, babası Selim Sam'dır. İlk ve ortaokulu Etiler’deki Hasan Ali Yücel İlkögretim Okulu'nda okumuştur. Zincirlikuyu İnşaat Teknik ve Yapı Meslek Lisesi Restorasyon bölümünden mezun olmustur. Üniversiteyi, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünde okuyarak bitirmiştir. 1993 – 1998 yilları arasında oynayan "Süper Baba" adlı dizideki rolüyle büyük beğeni toplamıştır. Şevval Sam 2006 yılında yayınladığı "Sek" adlı stüdyo albümüyle müzik kariyerine adım attı. 2007 yılında "Istanbul's Secrets" adlı 2. albümünü, 2008 yılında "Karadeniz" adlı 3. stüdyo albümünü çıkarmıştır. Sam, 2010 senesinde 70'lerin arabesk sarkılarını kendine has tarzıyla, yorumladığı "Has Arabesk" albümünü çıkardı. Arabesk müziğinin karakterine uygun olarak hiçbir elektronik enstrümanın kullanılmadığı albümde, Orhan Gencebay'dan, Ferdi Tayfur'a, Gülden Karaböcek'ten, Esengül ve Müslüm Gürses'e kadar dönemin ikon haline gelmiş arabesk sanatçılarının, arabesk tarihinde iz bırakmış, şarkılarına yer verilir. Birçok dizide rol alan Şevval Sam, ayrıca reklam filmlerinde de rol aldı.
Şevval Sam'ın Oynadığı Diziler Yasak Elma / Ender / 2018 Bodrum Masalı / Yıldız / 2016 Kara Kutu / Adalet / 2015 Acayip Hikayeler / 2012 Yalan Dünya / 2011 Derman / Derman / 2008 Yaşanmış Şehir Hikayeleri / Ece / 2006 Çocuğun Var Derdin Var / Zeynep / 2004 Müjgan Bey / Müjgan / 2004 Yıldızların Altında / Türkan / 2002 Karaoğlan / 2002 Gülbeyaz / Gülbeyaz / 2002 Aşkın Dağlarda Gezer / Kajal / 1999 Feride / Feride / 1996 Süper Baba / Deniz / 1993
Şevval Sam'ın Oynadığı Filmler Black Horse Memories / 2015 Yüreğine Sor / 2009 Siyah Beyaz / Ayten / 2009 Yaşamın Kıyısında / 2007 Martılar ve Istanbul / Pınar / 2000
Onur Tuna kimdir? Alihan Taşdemir Onur Tuna Onur Tuna Alihan Taşdemir İstanbul’un en gözde ve en yakışıklı bekarıdır. Gittiği her yerde dikkatleri üzerine toplar. Kadınlar etrafında pervanedir. Mükemmeliyetçidir, asla hata kabul etmez. İşinde acımasızdır, ikinci bir şansı asla vermez. Hayatta değer verdiği ve güvendiği kişiler azdır. Acımasız görünmekten hoşlanır. İnsanların ondan çekinmesini ister.
Onur Tuna Kimdir?
Onur Tuna, 16 Temmuz 1988 tarihinde Çanakkale’de doğmuştur. 9 Eylül Üniversitesi Iktisat Fakültesi'nde lisans eğitimini tamamlamıştır. Ege Üniversitesi Konservatuvar'ında Sanat Müziği ses eğitimi de almıştır. Gitar çalmasını bilen Onur Tuna’nın "Acın Verdi" ve "Tıpkı Sen" şarkıları dışında 70'e yakın şarkısı vardır. 1,95 boyunda olan Onur Tuna, ortaokul yıllarından itibaren lisanslı voleybol ve basketbol oynamıştır. Ortaokul ve lise yıllarında tiyatro oyunlarında yer almaya başlayan Tuna, İzmir’de üniversite okurken 4 yıl profosyonel mankenlik yaptı. İzmir Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde oyunculuk eğitimi aldı. Senaryosunu Mahsun Kırmızıgül’ün yazdığı 2011 yılında yayınlanan “Hayat Devam Ediyor” adlı dizide Sıraç Bakırcı karakterini canlandırdı. 2014 yılında başrolleri Farah Zeynep Abdullah ve Engin Akyürek’in paylaştığı “Bir Küçük Eylül Meselesi” adlı sinema filminde rol aldı. 23 Aralık 2014 tarihinde yayınına başlayan Bir Osmanlı Polisiyesi olan “Filinta” adlı dizide "Filinta Mustafa" karakterini canlandırmıştır.
Onur Tuna'nın Oynadığı Diziler Yasak Elma / Alihan / 2018 Cesur Yürek / Ömer / 2016 Filinta "Bin Yılın Şafağında" / Mustafa / 2015 Filinta " Bir Osmanlı Polisiyesi" / Mustafa / 2014 Hayat Devam Ediyor / Sıraç / 2011-2012
Onur Tuna'nın Oynadığı Filmler Bir Küçük Eylül Meselesi / Atıl / 2014
Eda Ece kimdir? Yıldız Yılmaz Eda Ece Eda Ece Yıldız Yılmaz Gencecik yaşına rağmen hayatından sıkılmıştır. Ona göre mutluluğun anahtarı zengin bir koca bulup evlenmek ve lüks içinde bir hayat yaşamaktır. Sosyeteye ve lüks insanlara hayranlık duyar. Yıllar sonra Ender’in teklifiyle hayatının değişebileceğini anlayıp, aklını Halit’i tavlamak ve onun karısı olabilmek için kullanacaktır.
Eda Ece Kimdir?
20 Haziran 1990'da İstanbul'da doğmuştur. Şişli Terakki Lisesi ve ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirdikten sonra, Sanat Tarihi üzerine ders aldı ve bir galeride çalışmaya başladı. Ayrıca okul yıllarında tiyatro kollarına üye olan ve oyunlarda görev alan Eda Ece, bir gün oynamış olduğu bir tiyatro oyununda menajer Tümay Özokur'un dikkati çekerek oyunculuk teklifleri almıştır.
Eda Ece'nin Oynadığı Diziler Yasak Elma / Yıldız / 2018 Ali Ekber Cevahir / Eda / 2017 İlişki Durumu: Karışık / Elif / 2015 Beni Böyle Sev / Zeyno / 2013-2014 Pis Yedili / Günçiçek / 2011-2013 Aşkın Mucizeleri / 2004 Mihriban / 2002
Eda Ece'nin Oynadığı Filmler Deliha 2 / 2018 Yol Arkadaşım / Aysun / 2017 Salur Kazan: Zoraki Kahraman / 2017 Mahrumlar / Ela / 2016 Kocan Kadar Konuş: Diriliş / Ceren / 2016 Görümce / Deniz / 2016 Deli Dumrul / 2016 Kocan Kadar Konuş / Ceren / 2015 Kızım İçin / Tuba / 2013 Mahpeyker Kösem Sultan / 2010
Sevda Erginci kimdir? Zeynep Yılmaz Sevda Erginci Sevda Erginci Zeynep Yılmaz Yıldız’ın iki yaş küçük kız kardeşidir. Yıldız kadar gösterişli ve süslü değildir. Daha doğal, yaşının gerektirdiği gibi olan bir kızdır. Zeynep’te insanları etkilen şey karakteridir. Dürüst, çalışkan, akıllı, idealisttir. Haksızlığa gelemez. Karşısında patronu da olsa, ortada bir haksızlık varsa bunu söyler. Lafını esirgemez, korkmaz. Çok akıllı ve beceriklidir.
Sevda Erginci Kimdir?
Sevda Erginci, 3 Ekim 1993 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. 15 yaşından itibaren oyunculuk ve tiyatro ile ilgilenen Sevda Erginci'nin tiyatro ile ilk buluşması Semaver Kumpanya'da çocuk tiyatrosunda "Paki ve Sevgi Çiçekleri" oyunu ile olmuştur. 1,5 yıl oyunculuk eğitimi almıştır.
Sevda Erginci'nin Oynadığı Diziler Yasak Elma / Zeynep / 2018 Ver Elini Aşk / Ayperi / 2017 Hayat Bazen Tatlıdır / Sevda / 2016 Karagül / Ayşe / 2013-2015 Veda / Lamia / 2012 Koyu Kırmızı / Ayşe / 2012
Sevda Erginci'nin Oynadığı Filmler Uzaklarda Arama / Nazlı / 2015
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.10.31 19:12 throwmefaway Arı Filmi Senaryosu

. Bilinen tüm havacılık kurallarına göre. bir arının uçabilmesi mümkün değildir . Kanatları şişko ufak vücudunu yerden kaldırmak için çok küçüktür . Arılar her şeye rağmen uçar. çünkü arılar insanların imkansız dedikleri şeyleri takmaz . Sarı siyah. Sarı siyah. Sarı siyah . Aaa siyah ve sarı! Haydi bugün biraz farklı takılalım . BAL. Barry! Kahvaltı hazır! Geliyorum! Bir saniye bekle . Alo? Barry? Adam? Bu olaya inanabiliyor musun? İnanamıyorum. Geçerken alırım seni . Çakı gibiyim . Merdivenleri kullan. Baban onlara dünyanın parasını verdi . Çok heyecanlıyım . Mezunumuz da geldi. Seninle gurur duyuyoruz oğlum . Notların da harika . Çok gurur duyuyoruz . Anne! Şekil yaptım o kadar ya . Üstün tüylenmiş. Ah! Beni yoluyorsun! El salla! 'ninci sırada olacağız. Hoşça kalın! Barry sana ne dedim? Evde uçmak yok! Merhaba Adam. Selam Barry . Tüy jölesi mi bu? Biraz. Bugün özel bir gün . Başaramam sanıyordum . Üç gün ilkokul üç gün lise . Lise günleri korkunçtu . Üç gün üniversite. İyi ki bir gün ara verip otostopla kovanı dolaşmışım . Döndüğünde farklı biriydin . Merhaba Barry. Artie bıyık mı bıraktın? Yakışmış . Frankie'yi duydun mu? Duydum . Cenazesine gidecek misin? Hayır gitmeyeceğim . Birini sokarsan ölürsün . Bu hakkını da bir sincapta kullanmazsın. Asabi herif . Yoldan çekilmeyi akıl edebilirdi . Yollarımızdaki bu lunapark uygulamasını çok seviyorum . Tatile ihtiyaç duymamamızın nedeni de bu . Vay be çok heyecanlı. Yani bu koşullar altında . Adam bugün erkek oluyoruz. Aynen! Arı beyler. Süper! Yaşasın! Öğrenciler fakülte ve değerli arı mensupları. karşınızda dekanımız Sayın Vızvızoğlu . Hoş geldiniz güzide Kovan Şehri'mizin sevgili. MEZUNLARI. mezunları . Mezuniyet törenimiz sona ermiştir . BALYAP şirketindeki kariyeriniz başlamış bulunmaktadır! İşimizi bugün mü seçeceğiz? Sadece eğitim dönemi diye duydum . Dikkat! İşte başlıyor . Lütfen ellerinizi ve antenlerinizi her zaman vagonun içinde tutunuz . TEBRİKLER İYİ ŞANSLAR. Acaba nasıl olacak? Biraz ürkütücü . Balyap'a hoş geldiniz Balsan Şirketi'nin. ve Baltıgen Şirketler Grubu'nun bir parçası . İşte bu! Vay canına . Vay canına . Siz arılar ömrünüz boyunca çok çalışacağınız. bu noktaya gelebilmek için bir ömür boyu çabaladınız . Bal gözüpek Polen Gücü ekibinin kovanımıza getirdiği nektarla başlar . Çok gizli formülümüz. renklendirilip koku ayarı ve baloncuk ayrıştırma işlemi yapılarak. altın gibi parıldayan. tatlı şuruba dönüşmesiyle oluşur ki biz buna. Bal deriz! Çok seksi. O benim kuzenim! Öyle mi? Hepimiz kuzeniz . Haklısın. Balyap arı halkının varlığının. her açıdan korunması için durmaksızın çabalar . Bu arılar yeni kasklarımızın dayanıklılık testini yapıyorlar . Ne kadar kazanıyor acaba? Ne kadar alsa az . Ve işte en son icadımız Krelman . Ne işe yarıyor bu? Balı döktükten sonra. kenarda kalanları toplar. Milyonlar kazandırıyor bize . Krelman'da çalışmak mümkün mü? Tabii ki. Birçok arı işi küçük işlerdir. Ancak arılar bilir ki. her iş küçük de olsa eğer iyi yapılıyorsa çok önemlidir . Fakat mesleğinizi dikkatli seçin. çünkü seçmiş olduğunuz meslekte ömrünüzün sonuna kadar kalacaksınız . Ömrümün sonuna kadar aynı işi mi yapacağım? Bunu bilmiyordum . Ne fark eder ki? Şunu bilmek sizi çok mutlu edecektir arı halkı tam milyon yıl boyunca. bir gün bile izin yapmamıştır . Ölümüne mi çalıştıracaksınız bizi? Deneyeceğiz . Balyap. Vay be! Aklımı başımdan aldı! "Ne fark eder ki?" Nasıl böyle bir şey dersin? Sonsuza dek bir tek iş. Bu yapılabilecek en çılgınca seçim . Ben rahatladım. Hayatımızda tek seçim yapacağız . Nasıl olur da bunu bize söylemezler? Barry neden her şeyi sorguluyorsun? Biz arıyız . Yeryüzünün en mükemmel işleyen topluluğuyuz . Burada her şeyin biraz fazla iyi işlediği hiç mi aklına gelmiyor? Bana bir örnek ver . Ne bileyim ben ama neden bahsettiğimi biliyorsun . Kapıyı boşaltın. "Kraliyet Balözü Kuvvetleri" inişe geçiyor . Dur bir dakika . Hey bunlar Polen Gücü! Vay canına . Hiç bu kadar yakından görmemiştim . Kovanın dışını biliyorlar . Ama bazıları geri dönmüyor . Selam! Merhaba Polenciler! Nektar. Harikaydınız beyler! Sizler canavarsınız! Göklerin kralısınız! Bayılıyorum size! Acaba neredeydiler. Bilmem . Onların günleri planlı değil . Kovanın dışında nerelere gidip neler yapıyorlar kim bilir? Pat diye Polen Gücü'ne katılamazsın. Ona göre yetiştirilmelisin . Haklısın . İkimizin ömür boyu göremeyeceği kadar polen var burada . Alt tarafı bir itibar göstergesi. Arılar bunu biraz fazla önemsiyor . Belki. Üzerinde varsa ve kızlar bunu görüyorsa işler değişir . Şu kızlar mı? Onlar da kuzenimiz değil mi peki? Uzaktan. Uzaktan . Şu ikisine bakın . İki tane kovan miskini. Şunlarla biraz dalga geçelim . Polen Gücü'nde olmak tehlikeli olmalı . Evet. Bir keresinde bir ayı beni bir mantara sıkıştırdı . Bir pençesi boğazımdaydı. Diğeriyle sağlı sollu tokatlatıp duruyordu beni! Vay canına! Yenebileceğimi tahmin etmezdim . Bunlar olurken sen ne yapıyordun? Yetkililere haber veriyordum . İmzalayabilirim . Bugün dışarısı sarstı değil mi beyler? Evet . Yarın buradan km. Uzaklıktaki ayçiçeği tarlalarına gidiyoruz . kilometre mi? Barry! Bizim için kısa mesafe ama belki sana uygun değildir . Belki de uygundur. Hayır değildir! J Kapısından sıfır dokuz sıfır sıfır'da kalkıyoruz . Ne dersin vızvız çocuk? Yeterince güçlü müsün? Olabilirim. Sıfır dokuz sıfır sıfır'ın ne demek olduğuna bağlı . Hey Balyap! Beni korkuttun baba . Hangi işi istediğine karar verebildin mi? Bir sürü seçenek var. Ama sadece birini seçebilirsin . Her gün aynı işi yapmaktan sıkıldığın oldu mu hiç? Karıştırmanın ne olduğunu anlatayım . Sopayı tutarsın şöyle bir gezdirirsin güzelce karıştırırsın . Bir ritim tutturursun kendine. Çok güzel bir şeydir . Düşünüyorum da. belki de bu bal alemi bana göre değildir . Ne düşünüyordun baloncu olmayı mı? İğnesi olan biri için kötü bir meslek . Janet oğlun bal işine girmek istediğinden emin değilmiş! Barry bazen çok komik oluyorsun. Olmaya çalışmıyorum . Bal işine giriyorsun. Oğlumuz Karıştırıcı olacak! Karıştırıcı mı olacaksın? Kimse beni dinlemiyor! Senin için özel sopalarım var . Şu anda ne istersem söyleyebilirim. Dövme yaptıracağım! Haydi taze bir bal açıp bunu kutlayalım! Belki burnuma da küpe taktırırım. Antenlerimi kazıtırım . Bir çekirgeyle çıkarım. Altın diş taktırıp önüme gelene "kanka" derim! Gurur duyuyorum . Bugün işe başlıyoruz! Büyük gün . Haydi! Bütün iyi işleri kaptıracağız . Evet. Tabii . Polen Sayma Dublör Arı Boşaltma Karıştırıcı Danışma Masası Saç. Hala boş mu? İki kişi kaldı! ÇERÇÖP TOPLAMA. Ve bir tanesi de sen oldun! Hangisini aldın? Çerçöp toplama . Vay canına! Çaylak mısınız? Evet efendim! İlk günümüz! Hazırız! Seçiminizi yapın . İstersen sen başla. Hayır sen . Tanrım. Neler müsait acaba? Tuvalet görevlisi her zaman açık ama düşündüğün nedenden değil . Krelman olabilir mi? Elbette. Krelman senin . KRELMAN DOLU. Üzgünüm az önce dolmuş . Balmumu tamiri açık . Krelman tekrar açıldı . Ne oldu? Bir arı öldüğünde onun yeri açılır. Gördün mü? Ölmüş. Ölü. Bir ölü daha . Bu da ölü. Ölümcül ölü. İki ölü daha . Baş üstü ölü. Baş altı ölü. Hayat böyle! Bu çok zor! Isıtma Soğutma Dublör Arı Boşaltıcı Karıştırıcı. Uğultucu Tuvalet Müfettişi İplik Koordinatörü Şerit Amiri. Larva terbiyecisi. Barry sence hangisini Barry? Barry! Pekâlâ dokuzuncu bölgede bir ayçiçeği tarlası bulunuyor. Neredesin? Dışarı çıkacağım. Nereye dışarı? Kovandan dışarı. Olmaz! Ömrümün sonuna kadar çalışmadan önce buna mecburum . Öleceksin! Delirmişsin sen! Biri arıyor . Eğer kendini cesur hisseden varsa . Caddedeki çiçekçiye. yeni güller gelecek bugün . Selam millet . Şuna bakın. Bu dün gördüğümüz çocuk değil mi? Kalkış pistine girmek yasak evlat . Sorun yok Lou. Bizimle gelecek bugün . Ballı çocuk seni . Burayı imzala burayı. Şuraya da paraf at . Teşekkürler. Tamam . Bugün yağmur ihbarı aldık ve. hepinizin bildiğiniz üzere arılar yağmurda uçamaz . O yüzden dikkatli olun. Ve her zamanki gibi süpürgelere. terliklere köpeklere kuşlara ve ayılara dikkat edin . Bazı evlerde üzerimize enerji içeceği döküldüğü rapor edildi . Murphy bu yüzden şu an revirde ve çekirge gibi durmadan zıplıyor! Bu korkunç. Kuralı hatırlatayım. kesinlikle insanlarla konuşmak yok! Pekâlâ kalkış pozisyonu! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz! Siyahla Sarı! Alemin Kralı! Hazır mısın Cesur Çocuk? Evet. Tabii ki . Rüzgar Tamam . Telsizler Tamam. Balözü takım Tamam . Kanatlar Tamam. İğne Tamam . Altına kaçıranlar Tamam . Pekâlâ kızlar. haydi kalkıyoruz! Sömürün o sardunyaları çizgili canavarlarım! Emrediyorum kurutun o çiçekleri! Vay canına! Dışarıdayım! Kovandan çıktığıma inanamıyorum! Ne kadar da mavi . Hızlı ve özgür hissediyorum kendimi! Uçurtma! Vay be! Çiçekler! Burası Mavi Lider. Güllerle görsel temas var . derece dönün . Güller! derece tamam. Dönüyoruz . Kenara çekil ufaklık. Geri tepebilir . Nektar. İşte buna "Nektar Toplar" denir . Polenleme görmüş müydün hiç? Hayır efendim . Buradan biraz polen alıp şuralara serpiyorum. Biraz da buraya. bir tutam da şuraya. Biraz sihir gibi . Bu inanılmaz. Peki niye yapıyoruz bunu? Polen gücü. Ne kadar polen o kadar çiçek o kadar balözü o kadar bal . Harika . Parlak bir sarılık görüyorum. Papatyalar olabilir . Ben de gördüm tamam . Durun. Çiçeklerden biri hareket ediyor . Tekrar et. Hareket eden bir çiçek mi rapor ediyorsun? Olumlu . O top içerdeydi! En güzeli bu. Nedir bu? Bilmiyorum ama bu renge bayılıyorum . Güzel kokuyor. Çiçek gibi değil ama hoşuma gitti . Evet tüylü . Kimyasal da . Dikkatli olun çocuklar. Biraz yapışkan . Arı Maya aşkına! Mankafa buraya gel çabuk! Eyvah! Çocuklar! Bu hiç iyi değil . Olumlu . Ucuz kurtulduk . Canım yanacak . Ana kuzusu . Pozisyonunu kaybettin çaylak! Füze gibi geri yollayacağım sana! Yardım edin! Galiba bunlar çiçek değil . Ona söyleyelim mi? Bence biliyor . Bu da nesi? Maç sayısı! Toparlanmaya başlasan iyi olur tatlım çünkü birazdan kafana yiyeceksin! İmdat! KLİMA KONTROL. İğrenç . Arabada arı var! Bir şey yap! Direksiyondayım! Merhaba Arı. Arkaya geldi! Beni sokacak şimdi! Kimse kıpırdamasın! Kıpırdamazsanız hiçbirimizi sokmaz. Kıpırdamayın! Göz kırptı! Sprey sık ona! Ne yapıyorsun? Vay. Dışarıdaki gerginlik katsayısı inanılmaz . Eve dönmeliyim . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . İmdat! İmdat! Arı düşüyor! Ken pencereyi kapatır mısın? Yeni hazırladığım özgeçmişime bak. Katlanabilir bir broşür seklinde . Gördün mü? Katlanıyor . Oh hayır gene insanlar. Yeter artık ama . Bu da ne böyle? Bu kez olacak. Bu kez. Bu kez. Bu kez! Perde! Şeytani bir şey bu . Harika oldu. Tüm özel yeteneklerim. hatta en sevdiğim on film bile var . İlki hangisi? "Yıldız Savaşları mı"? Hayır Ben sevmiyorum öyle. filmleri . Konuşmamıza neden izin verilmediği belli. Delirmiş bunlar . İş görüşmesine gittiğimde şaşırıyorlar. Söylediklerime inanamıyorlar . İşte güneş orada. Belki oradan çıkabilirim . Güneşin üstünde yazıyor muydu? Küresel ısınmayı ben tahmin etmiştim . Sıcaklığı hissediyordum ama önceleri benim ateşim sandım . Hey! Dur! Arı! Geri çekilin. Kışlık bot bunlar . Dur! Öldürme onu! Arılara alerjim var. Bu arı beni öldürebilir! Onun hayatı neden seninkinden değersiz olsun? Onun hayatı niye benimkinden değersiz? Söyleyeceğin bu mu? Her hayatın bir anlamı var. Onun neler hissedebileceğini bilmiyorsun . Broşürüm! Haydi bakalım ufaklık . Korktuğumu sanmayın. Alerjim var . Özgeçmişine bunu da yaz . Yüzüm balon gibi şişebilirdi . Bunu da "özel yeteneklerine" eklersin . Birini bir yumrukta indirmek de özel bir yetenek . Hoşça kal Vanessa. Teşekkürler . Vanessa haftaya yoğurt yemeye? Tabii Ken. Nasıl istersen . Üzerine keçiboynuzu koyabilirsin. Güle güle . Kalorisi daha azmış. Güle güle . Bir şey söylemeliyim . Hayatımı kurtardı. Bir şey söylemeliyim . Haydi bakalım . ARIGE DİYET TON. Olmaz . Ne diyeceğim? Başım belaya girebilir . Arı yasası. Bir insanla konuşamazsın . Bunu yaptığıma inanamıyorum . Yapmalıyım . Yapamam. Haydi ama! Yapamam. Haydi ama! Yap şunu. Yapamam . Lafa nasıl gireceğim? "Jazz sever misin?" İyi fikir değil . İşte geliyor! Konuşsana salak! Merhaba! Affedersin . Konuşuyorsun. Biliyorum . Konuşuyorsun! Çok özür dilerim . Önemli değil. Rüya görüyorum. ama yatağa gittiğimi hatırlamıyorum . Eminim bu biraz sinir bozucudur . Benim için sürpriz oldu. Yani sen bir arısın! Ben bir arıyım. Aslında bunu yapmamalıydım ama. beni öldürmeye çalıştılar . Sen olmasaydın. Sana teşekkür etmeliydim. Ben böyle yetiştirildim . Bu biraz garip oldu . Bir arıyla konuşuyorum. Evet . Bir arıyla konuşuyorum. Ve bir arı benimle konuşuyor! Minnettar olduğumu söylemek istedim. Gideyim artık . Bekle! Bunu yapmayı nerede öğrendin? Neyi? Konuşma olayını . Senin öğrendiğin gibi. "Anne. Baba. Bal" Öyle başladım . Bu gerçekten komik. Evet . Evet. Arılar komiktir. Gülmüyorsak ağlarız böyle başa çıkıyoruz hayatla . Neyse . Acaba. bir şey içer miydin? Ne gibi? Bilmem. Belki Kahve? Sana zahmet vermek istemem . Ne zahmeti canım. İki dakikamı alır . Alt tarafı kahve. Zahmet olmasın . Saçmalama lütfen! Aslında bir fincan alırım . Romlu kek de ister misin? Almasam. Bir parça al . Yok almayayım. Haydi ama! Birkaç mikrogram vermeye çalışıyorum da . Nerede? Çizgiler şişman gösteriyor . Harika görünüyorsun! Modadan anlıyor musun emin değilim . Sen iyi misin? Hayır . Kravatını takside bağlayıp uçarak gitmiş Manhattan'a . Sonunda oraya varmış . Kilisenin merdivenlerini koşarak çıkmış. Düğün başlamış bile . Sonra da demiş ki "Mısır mı?" Ben de "Mısırlı" dedin sanmıştım . "Bir mısırla neden evleneyim ki?". Arı fıkrası mı bu? Biz arılara ait bir tarz bu . Evet farklı . Peki ne yapacaksın Barry? İş konusunda mı? Bilmiyorum . Kovandaki görevimi yapmak istiyorum ama onların istediği şekilde değil . Ne hissettiğini anlıyorum . Öyle mi? Elbette . Ailem avukat ya da doktor olmamı istiyordu. Ben çiçekçi olmak istedim . Sahi mi? Benim bütün hayatım çiçekler . Yeni kraliçemiz de aynı slogan sayesinde seçildi . Neyse şuraya bakarsan. benim kovanım tam şurada. Görüyor musun? Sen Central Park'ta yaşıyorsun! Evet! Kaplumbağa Köprüsü'nün yanında! Biliyorum orayı. Orada ayağıma taktığım yüzüğümü kaybetmiştim . Neden kızlar ayağına yüzük takar? Niye takmasınlar? Dizine şapka takmak gibi bir şey bu. Bunu bir denemeliyim . İyi misiniz bayan? Evet. İyiyim . Öyle iki kahve birden içeyim dedim! Her neyse bu harika oldu. Kahve için teşekkür ederim . Önemli değil . Özür dilerim bitiremedim. Bitirseydim ömür boyu uyuyamazdım . Sen ee. Bir parça yanıma alabilir miyim? Tabii! Haydi bir kırıntı al . Teşekkürler! Bir şey değil . Pekâlâ o zaman ee sanırım görüşürüz . Ya da görüşmeyiz . Tamam Barry . Ve tekrar çok teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın . Hiç önemi yok . Önemsiz değildi ama Her neyse. DENEY SÜRECİ DEVAM EDİYOR. KASIRGADAN KURTULMA DENEYİ. Bu işe yaramayacak . Hazır. Deneyebiliriz . Pekâlâ Dave paraşütü çek . İnanılmazmış. İnanılmazdı! Hayatımın en korkunç en mutlu günüydü . İnsanlarla olduğuna inanamıyorum! Korkunç dev insanlar! Nasıllardı? Büyük ve deli. Deli gibi konuşuyorlar . Deli gibi yiyorlar. Deli gibi kullanıyorlar . Öldürmeye çalıştılar mı seni? Bazıları evet ama bazıları değil . Nasıl döndün? Kanişe bindim . Gittin ve buna sevindim. Ne görmek istiyorsan gördün. ve çok istediğin "tecrübeyi" yaşadın. Artık işini seçip normal olabilirsin . Ama Ama? Biriyle tanıştım . Biriyle mi tanıştın? Arıgillerden mi peki? Eşek arısı mı? Annenler seni öldürür! Hayır . Örümcek mi? Örümceklerden hoşlanmıyorum . Biliyorum seksiler sekiz bacakları var . Ama yüzleri çok çirkin . Kim peki? O bir ee insan . Hayır hayır. Arı yasası bu. Bunu da çiğnemiş olamazsın . Adı Vanessa. Tanrım . O kadar güzel ki. Üstelik çiçekçi! Olamaz! Çiçekçi bir insanla çıkıyorsun! Çıkmıyoruz . Kovandan dışarı uçuyorsun. Ellerinde tazyikli hortumlar maytaplarla. evlerimize saldıran insanlarla konuşuyorsun. Dinamitten farkı yok! Hayatımı kurtardı! Üstelik beni anlıyor . Bu iş bitecek! Ye şunu . Bu iş bitmeyecek! Neydi bu? Buna kırıntı diyorlar. Bu ne güzeller güzeli bir şey! Üstelik bu yedikleri değil. Yediklerinden yere dökülenler! Cinnabon ne biliyor musun? Hayır . Ekmeği tarçını şekeri alıyorlar. Üçünü birden iyice. Otur şuraya! ısıtıyorlar! Beni iyi dinle! Biz onlar değiliz! Biz biziz. Biz ve onlar! Evet ama arzu dolu bu kalbi kimse görmeyecek mi? Arzulamak yok. Bırak arzulamayı . Artık biraz arı gibi düşün dostum. Arı gibi düşün! Arı gibi düşün. Arı gibi düşün . Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! İşte orada havuza girmiş . Senin sorunun ne biliyor musun? Arı gibi düşünmeye mi başlamalıyım? Daha ne kadar devam edecek bu? Üç gün oldu! Niye hala çalışmıyorsun? Hayatımla ilgili almam gereken önemli kararlar var . Ne hayatı? Bir hayatın yok ki! İşin yok. Sadece bir arısın işte! Biraz bal yapsan ölür müsün? Barry çık havuzdan. Baban seninle konuşuyor . Martin konuş onunla . Barry seninle konuşuyorum! Geliyor musun? Her şeyi aldın mı? Her şey hazır! Sen önden git. Ben yetişirim . Çok geç kalma . Bak şimdi! Vanessa! Hala buradayız. Sana ona bağırma demiştim . Bağırdığın zaman cevap vermiyor sana! Sen niye bağırıyorsun? Çünkü dinlemiyorsun . Bunu dinlemeyeceğim . Çıkmalıyım . Nereye gidiyorsun? Arkadaşımla buluşacağım . Bir kızla mı? Bu yüzden mi karar veremiyorsun? Görüşürüz . Umarım kız Arıgillerdendir . VANESSA'NIN ÇİÇEKÇİSİ. Her yıl Pasadena'da çiçeklerle dolu bir geçit töreni mi yapıyorlar? Güller Turnuvası'nda olmak her çiçekçinin hayalidir! Arabanın üstündesin. Her yer çiçek dolu. İnsanlar seni alkışlıyor . Bir turnuva. Güller spor müsabakalarına katılabiliyor mu? Hayır. Pekâlâ sıra bende. Nasıl oluyor da her yere uçamıyorsun? Yorucu oluyor. Sen niye her yere koşmuyorsun? Daha hızlı değil mi? Tamam anladım. Sıra sende . Video. Televizyonda o an ne varsa kaydediyor mu? Bu çılgınlık! Sizde onlardan yok mu? Bizde Osteo var ama bir hastalık bu. Hem de korkunç bir hastalık . Olamaz . Aptal arılar! Eminim sokmak istiyorsundur böyle salakları . Aslında sokmamaya çalışıyoruz. Bizim için çok tehlikeli . Yani sürekli sinirlerine hakim olmalısın . Hem de çok. Duvarları tekmeler yürüyüşe çıkar. sinirle bir mektup yazıp çöpe atarsın. Duygularını bastırıyorsun işte . Öfke kıskançlık şehvet . Aman Tanrım! İyi misin sen? Evet . Derdin ne senin? Ama böcek o . Kimseyi rahatsız etmiyor. Çek git buradan gerizekalı! Neydi o? Mizah dergisi falan mı? Evet. Nereden anladın? On sayfalık falan bir şeydi. sayfaya kadar dayanabiliyoruz . Bu işin matematiğini çözmüşsün . Mecburen. Kuzenimi Vogue öldürmüştü. Hiç şaşmam . Gölgelerin Gücü Adına! Bu da ne böyle? BAL. Bu nereden çıktı? Tatlı arı. Altın Çiçek . Ray Liotta Özel Koleksiyonu mu? Şu aktör değil mi bu? Hiç duymadım . Bu niye burada? İnsanlar için. Yiyelim diye . Yeterince yemeğiniz yok mu? Şey var. Nereden buldunuz peki? Arılar yapıyor. Kimin yaptığını biliyorum! Ve yapması da çok zordur! Isıtmak soğutmak ve karıştırmak gerek. Bir de Krelman denen şey var! Organik bu. Bizim organımız! Alt tarafı bal Barry . Alt tarafı ne? Arılar bunu bilmiyor ama! Bunun adı hırsızlık! Evlerimizi okullarımızı hastanelerimizi alıyorsunuz! % İNDİRİM. İndirimde mi? Bunun hesabını soracağım! Hepsini soracağım! Hector . Bitti mi işin? Bitiyor . Buralarda. Hissediyorum . Eve gidebilirim artık . Şu güzel balı da açık bırakayım hazır kimse de yok . Yakalandın paketçi çocuk! Bir şey duyduğumu biliyordum. Demek konuşabiliyorsun! Evet konuşabiliyorum. Şimdi de sen konuş bakalım! Nereden getiriyorsunuz bu malları? Malları satan kim? Anlamıyorum. Dost değil miyiz? Yapmak isteyeceğimiz en son şey siz arıları kızdırmak! Çok geç kaldın! Bizim oldu artık! Siz bayım yanlış adama kılıç çektiniz! Siz de dostum iguanam Ignacio'ya öğle yemeği olacaksınız . Ballar nereden geliyor? Nereden dedim! Bal Çiftliği! Bal Çiftliği'nden geliyor! Bal ÇİFTLİĞİ. Seni manyak adam! Neler oldu burada? Şu suratlarına bak. Kamyon çarpmış gibiler. Ve şimdi de. bilinmezliğe sürükleniyorlar! Hareket etme . Sen ölü değil misin? Ölüye benziyor muyum? Hareket edeni temizliyorlar. Nereye gidiyorsun? Bal Çiftliğine. Çok büyük bir iş peşindeyim . Ben Alaska'ya gidiyorum. Geyik kanı manyak bir şey. Feci kafa yapıyor! Tacoma'ya gidiyorum . Ya sen nereye? O gerçekten ölü . Anladım . Eyvah! Nedir bu? Hayır! Silecekler! Üç bıçaklı! Üç bıçaklı mı? Atla haydi! Tek şansın var arı! Niye her şeyiniz bu kadar temiz olmak zorunda? Daha ne görmeniz gerekiyor? Gözünüzü açın! Kafanızı da çıkarın! Ben Washington Ulusal Radyo Haberleri'nden Carl Kasell . Böcek öldürmeye son verin artık! Arı! Geyik kanı manyağı! Bir ses duydun mu? Ne gibi? Minik çığlıklar gibi . Radyoyu kapat . Nasıl gidiyor arı çocuk? İyidir Geyik . Ve göz alabildiğince yan yana dizilmiş bal kavanozları duruyordu . Vay be! Bu kamyon nereye gidiyorsa balları oradan alıyor olmalılar . O ballar bize ait . Arılar omuz omuza. Öyleyiz . Kovanda birbirimize yakınız . Biz değiliz adamım. Biz tek takılırız. Her sivrisinek ayrı takılır . Ya başınız belaya girerse? Sivrisineksen sen belasındır . Kimse bizi sevmez. Vurmayı bilirler sadece. Bizi görünce Vur vur! En azından dışarıdasınız. Bir sürü kızla tanışıyorsunuzdur . Bizim kızların gözü yüksektedir. Güvelerle yusufçuklarla takılırlar . Sivrisinek kızları bize yüz vermez . Şaka yapıyorsunuz! KAN BANKASI. Geyikkan binayı terk ediyor! Görüşürüz arı! Selam millet! Geyikkan! Sizi burada ebeleyeceğimi biliyordum. Kamış getirdiniz mi yanınızda? Bal ÇİFTLİĞİ. Sonra kavanozlara doldurup etiket yapıştırıyoruz. Çok karlı bir iş . Burası da ne böyle? Bu arıların susam kadar beyni yok . Beyinsiz bunlar! Beyinsiz . Yeni körüğe bak. Çok güzel . Thomas modeli! Körük mü? Dakikada üfleme yarı otomatik. İki kat nikotin ve katran . Bir iki nefeste indiriyor bunları yere . Onlar yapar balları biz toplarız paraları . "Onlar yapar balları biz toplarız paraları" mı? Olamaz! Burada neler oluyor? Siz iyi misiniz? Evet. Fazla uzun sürmüyor . Sahte bir kovanda olduğunuzun farkında mısınız? Kraliçemiz buraya taşındı. Başka çaremiz yoktu . Kraliçeniz mi? Kadın kılığına girmiş bir erkek bu! Arıbeyi bu! Bu da nesi? Oh hayır . Yüzlerce kovan var burada! Arı balı . Bizim balımız yüzsüzce bir dalavereyle elimizden alınıyor! Ayıların bize yaptıklarından bile daha kötü. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız . Ah Barry . İnsanların balımızı mı alıyor? Bu sadece bir söylenti . Bunlar söylentiye benziyor mu? Komplo teorisi bunlar. Bu resimler de montaj . Bütün bunları nereden biliyorsun sen? İnsanlarla konuşuyor . Ne? İnsanlar mı? İnsan bir kız arkadaşı var. Üstelik öpüşüyorlar! Öpüşmek mi? Öpüşmüyoruz . İstiyorsun ama. Kimden yanasın sen? Arılardan! San Antonio'da bir cırcırböceğiyle çıkmıştım. O bacaklar beni uyutmadı . Barry hayatın adına yapmak istediğin bu mu? Hepimizin adına yapmak istiyorum. Kimse arılar kadar çok çalışmıyor! Baba bazen o kadar çalışmış oluyordun ki. ellerin kendi kendine karıştırıyordu durduramıyordun . Hatırlıyorum . Balımızı almaya ne hakları var? Yılda iki kapla yaşamaya çalışıyoruz. Onlar balı dudak kremine bile koyuyor! Haklı bile olsan bir arı ne yapabilir? Onları en acıyacak yerlerinden sokacağım . Suratlarından! Gözleri! Çok can yakar. Hayır . Burundan mı? Ölürler acıdan . İnsanları sokabileceğimiz tek yerleri var. Onlar için önemli olan tek bir yer . "Kovan'da Olan" Her gün saat 'te bir saat boyunca kovandan haberler . Sakala hayır! Bob Yabanarı ile günün içinden . Bora Batıran'la hava durumu . Vızz Larva ile spor . Ve Jeanette Chung . İyi akşamlar. Ben Bob Yabanarı. Ve ben Jeanette Chung . Kovanşehir arılarından Barry Benson. insan ırkını ballarımızı çalmak suçundan mahkemeye vereceğini. balımızı yasadışı yollarla sattıklarını iddia etti! ARI LARRY KING. Yarın akşam Arı Larry King'de. Baltıgen yayınları tarafından çıkartılan. "Zarif Kadınlar" isimli kitap hakkında konuşacağız . Bu geceki konuğumuz Barry Benson . "Ben sıradan bir çocuğum başaramam." diye düşündün mü hiç? Arılar dünyayı değiştirmekten hiç korkmadı . Arıstoph Kolomb'a bakın. Arındıra Gandi'ye. Arı Terim'e . Geldiğim yerde insanları dava etmeyi düşünmezdik . Bizler daha çok çelik çomak ya da cirit oynardık . Kaç yaşındasın? Tüm arı halkı seni bu haklı davanda destekliyor. ki sanırım arılar için yüzyılın davası olacak bu . Biliyor musun insanların dünyasında da bir Larry King var . Çok kullanılan bir isim. Önümüzdeki hafta. Tıpkı sana benziyor ve onun da gömleğinde askılar arkasında renkli. Önümüzdeki hafta. Şişe dibi gözlükleri duymana rağmen konuktan yapılan altyazılar da aynı . Ayı Haftası gelecek hafta! Korkunçlar kıllılar ve haftaya canlı yayındalar .
submitted by throwmefaway to TurkeyJerky [link] [comments]


2015.02.22 17:52 biseksuel Erzurum’da Eşcinsel olmak!

Bir arkadaşımdan, “Erzurum’da eşcinsel kafe açılmış” haberini aldıktan sonra şaşkınlıkla karışık bir sürü soru sormaya başladım. Başka bir şehirde olsa böyle şaşırmaz, üzerinde durmazdım bile. Ama burası muhafakarlığıyla bilinen sağ görüşlü bir şehir. Ülkenin diğer yerlerinden gelen heteroseksüel öğrencilerin birçoğu bile buraya uyum sağlamakta zorlanırken eşcinsellerin varoluşlarını kabulendirmeleri, bunu göstermeleri bile sıkıntı yaratabilecek bir durum. Hal böyleyken “kendileri” için kafe açmaları hem şaşılacak hem de cesur sayılacak bir hareket. Araştıdıkça bu kafenin aslında göz önünde olan bir semtte ama iyi gizlenmiş bir yerde olduğunu öğreniyorum. Buranın homofobik heteroseksüeller tarafından duyulması, bilinmesi fikri biraz ürkütüyor onları. Konuyu deştikçe burada bir eşcinsel parti bile verdiklerini duyuyorum. Partiyi düzenleyen eşcinsel Nazlı ile böyle tanışıyoruz. Röpörtaj teklifimi bir “güven buluşması”ndan sonra kabul ediyor. Yüzünün ve adının gizli kalması konusunda çok hassas.
“Eşcinselliğimden utanmıyorum, çekinmiyorum. Bunu Erzurum’da kaldığım süre boyunca hiç gizlemedim. Her türlü dışlanmaya, horg görülmeye, hakarete ve şiddete rağmen kendimi saklama ihtiyacı duymadım. Burası eşcinseller için zor bir şehir. Erzurum’da eşcinsel olup bunu gizlememek rüzgara rüzgara karşı yürümek gibi bir şey. Ama diğerleri gibi bir maske takıp erkekmiş gibi davranmadım. Çünkü hissetiğin bisindir,bunu değiştiremezsin. Ben eşcinsel bir crossdresser olarak para kazanıyorum.Yüzümün,adımın,adresimin gizli kalması benim için bu yüzden önemli. Korku değil bu, sadece tedbir!” diyor bana ve ben de bunu kabul edip, hikayesini dinlemeye başlıyorum. Nazlı, eşcinsel bir crossdresser. Fotoğraflarda gördüğüm siyah peruklu, topuklu ayakkabı giymiş, üzerinde seksi kıyafetleriyle poz veren bu crossdresseri erkek.. Haliyle, “Acaba,”tanıyabilecek miyim?” diye düşünüyorum buluşmaya giderken. Her geç kaldığı dakikada merakım daha da artıyor. 1 saatlik meraklı bekleyişimin ardından “merhaba” diye narin ellerini uzatıyor bana. Tanımaktan çok da güçlük çok da farklı değil. Hal ve tavır olarak tam benimkinden daha kadınsı. Konuşma sırasında kısacık saçlarını zarif el hareketleriyle düzeltiyor sürekli. Her seferinde korkusuz olduğundan bahsediyor. Bu durumunun çok da anormal olmadığını, büyütecek bir şeyin olmadığını söylüyor. Muhafazakar bir şehirde olmasına rağmen oldukça cesur. Bana yaşadığı ilişkilerden bahsediyor. Hayatının adamından, sonunun nasıl hüsranla bittiğinden, erkeklere artık güvenemediğinden…Uzun sayılabilecek bir erkek dedikodusundan sonra röpörtaja geçiyoruz
Crossdressliği anlatır mısın, bilmeyenler için?
“Crossdress” kadın kıyafetleri, iç çamaşırları, ayakkabıları giymekten hoşlanan erkekler için kullanılan bir tabir. Bu aslında kadınlar için de geçerli. Erkek gibi giyinen, erkek gibi davranan ve bundan mutluluk duyan kadınlar için de kullanılır ama erkek örnekleri çok fazla olduğu için kadın kiyafeti giyen erkeklerle biraz özdeşleşmiş durum şu anda.
Ne Zaman kadın kıyafetleri giymeye başladın? 13-14 yaşlarımda başladım diye hatırlıyorum. Ablamın kıyafetlerini gizli gizli giyerdim.
Sen bir eşcinsel cd’sin. Kadın dürtüsünü ilk ne zaman hissetin peki?
Bu zaten doğuştan gelen bir his. Sen nasıl bir kadın doğdun, kendini doğuştan böyle hissediyorsun, ben de kendimi hep kadın hissetim. Ama 11 yaşımda tamam dedim. Ben bir eşcinselim. Bunu zaten hep hissediyordum ama ilk o zaman bunu kendime itiraf etmiş ve bullanmıştım.
Ailenin tepkisi nasıl oldu peki?
İlk önce şok oldular. Çünkü ben o zamanlar gizleyebiliyordum bunu. Daha sonra benim için sancılı dönemler başladı. Ailem kabullenemedi.Değişeceksin, “normale” döneceksin diye baskılar arttı. Psikologa gönderildim. Bu bir hastalık, tedavi olmalısın dediler. Bunun değişmeyeceğinden adım gibi emindim ama karşı çıkmadım, gittim. Doktorla epey kunuştum. Seansları kaçırmadım. Doktor da aileme bu durumun hastalık olmadığını, doğuştan geln bir kadın olma hissi olduğunu ve bunun değiştirilmeyeceğini söyledi.
Sonra?
Sonrasında son çare olarak beni evlendirmeye karar verdiler. Belki o zaman “düzelirim” diye ama anlamadıkları şey ben zaten normaldim. Bu olabilecek bir şey. Sadece farklı bir bedende doğdum, hepsi bu. Ben gene değişmeyeceğimden adım gibi emin olmama rağmen onların dediğini yaptım, evlendim. Yaklaşık 1 yıl sürdü. Eşimle bir evin içinde iki yakın kız arkadaş gibiydik. Ona eşcinsel olduğumu söyledim. Terk etmedi beni çünkü kendince sebepleri vardı, kaldı benimle. Bunu kabulendi ve iki arkadaş gibi yaşadık, o bir yıl içerisinde. Sonrasında zaten bitirme kararı aldık. Ne zamana kadar sürecekti ki bu durum zaten.
Ailenin baskıları devam etti mi peki?
Doktora gittim, evlendim. Durum değişmedi. Onlar da anladılar artık değişmeyeceğimi. Ben buyum, böyleyim. Bu halimle mutluyum. Sonra kabullendiler beni. Baskıları da tüm bunlardan sonra son buldu.
Tamamıyla kadın gibi hisedip, erkek bedeninde yaşamak zor değil mi senin için? Cinsiyet değiştirmeyi düşündün mü?
Bu tabii ki zor. Ben bir kadın gibi hisediyorsam öyle de görünmeliyim. Etek giymeli, saçımı uzatmalı, makyaj yapmalı ve topuklu ayakkabı giymeliyim. Seviyorum böyle olmayı. Ama yanlış bir bedende doğdum. Bir karışıklık oldu sanırım (gülüyor). Ve tabii ki ileride cinsiyet değiştirmeyi düşünüyorum. Zaten hormon tedavisi görüyorum şuan. Okulumun bitmesini bekliyorum,cinsiyet değiştirmek için.
Crossdreser olmaya nasıl karar verdin?
Tüm bunlardan sonra İstanbul’a gittim. 19 yaşındaydım. Orada benim gibi arkadaşlarım oldu, crossdreserdi çoğu… Ben de o zaman karar verdim. ve cd oldum. 3 senedir devam ediyorum. Ama ailemin haberi yok tabi bundan.
Memnun musun peki?
İş başvurularında bulunuyorum sürekli ama eşcinsel olduğum için kimse beni işe almak istemiyor. Crossdresserliğa devam ediyorum bu nedenle. Hem memnunum bu durumdan, hem hissetiğim gibi kadın oluyorum, hem de para kazanıyorum. Gayet hoş bir durum bence şikayetçi değilim
Sonrasında Erzurum’a geldin. Muhafazakarlığıyla bilinen bir şehir… Bu seni tedirgin etmedi mi?
Etmez olur mu? Etti tabi. Ne yaparım orada, nasıl yaşarım diye birçok kez düşündüm. Hem eşcinselim hem de crossdreser… Çalışabilir miyim diye birçok kez düşündüm. Bu düşüncelerle de geldim sonuçta buraya.
Nasıl problemlerle karşılaştın?
Öncelikle insanların garip bakışlarına maruz kaldım. Çok fazla sözlü tacize uğradım. ve hala da uğruyorum. Fiziksel şiddete de uğradım. Arkadaşımla yürüyüşe çıktığımız bir akşam saldırıya uğradık, sırf eşcinseliz diye. Karakolluk olduk. Şikayetçi oldum ama sonra başım ağrımasın diye şikayetimi geri aldım.
Bırakıp gitmeyi düşünmedin mi?
Düşündüm. Gitmek istediğim zamanlar çok oldu. Ama burada, okuyorum sonuçta. Alışmaya çalıştım. Duymamazlıktan geliyorum artık. Eskisi gibi bu durumu çok problem de etmiyorum. Korkmuyorum artık. Çünkü ben buyum, böyleyim. Kendimi gizlemiyorum da. Her şey ortada, ben bir eşcinselim. Bunun nesini saklayacağım. Allah’ın bildiğini kuldan saklamak saçmalık.
Bana, sataşanlara cazgır yüzümü gösterince geri çekiliyorlar. Hem bu niye bu kadar abartılacak bir hal alıyor anlamıyorum. Bu normal bir şey. Bunun problem edilmesi çok saçma. Erzurum’da er ya da geç ben ve benim gibileri kabul edecek, etmek zorunda. Her şey değişiyor, Erzurum’da değişip normalleşmeli kanımca.
Müşterilerinin içerisinde Erzurumlular var mı?
Var tabi canım. Ohooo.. Ben ve benim gibilerin ayıplayanlar, asarız keseriz diye ortalıkta “erkeklik” yapanlar akşam bana geliyor. İçlerinde gizli eşcinsel olanlar da var, biseksüel (her iki cinse ilgi duyan kimse) olanlar da… Ve hepsi bekar da değil üstelik. Evli ve çocuklu olanlar da geliyor.
Müşterilerinin bir steretopisi var mı?
Ya öyle belli bir kesim yok aslında. Öğrenci var, çalışan var, evli-bekar olanlar var. Genç-yaşlı, olgun olanlar da var. Çok değişiyor o ya… Ama yüzde 50 buranın yabancıları yani öğrenci kesimi diğer yüzde 50 ise buralı olanlardan oluşuyor.
Korkmuyor musun peki? Evine yabancı birini alıyorsun tanımadan, bilmeden… Tedirgin olduğum zamanlar oluyor. Çokça hem de… İstanbul veya İzmir olsa hiç korkmam, hiç tereddüt etmem. Paramı almadığım taktirde kıyametleri koparırım. Ama burası biraz farklı… Tepkilerini kestiremediğim için alttan alıyorum hep. Zaten öyle herkesi kabul etmiyorum. Çok seçici davranıyorum bu konuda.
Erzurum’da benim bildiğim bir tek sen değilsin, başka crossdresserlar da var. Bu iş sistemli bir şekilde mi yürüyor yoksa hepiniz bağımsız mısınız birbirinizden?
Var ama benim onlarla pek bir arkadaşlık ilişkim yok. Sadece cd siteleri var, oraya profilinizi ekliyorsunuz bu kadar. Sistemli bir şekilde yürümüyor buradaki işler ya da en azından kendi adıma konuşacak olursam… Kimseye güvenemiyorum. Hele ki bizim işimizde güvenmek çok zor. Ortalık anında karışabiliyor dedikdularla. Ben, uzak durmayı tercih ediyorum. Yalnız yaşamayı seviyorum.
Erzurum’da eşcinsel parti verdin. Bu bir ilk! Biraz anlatır msın bana partiyi?
Biz, etkinliği oluşturduğumuzda 400’e yakın kişi geleceğini söyledi. Ama gerçekte 42 kişilik bir parti oldu. Bu sayı, Erzurum için gayet iyi ama katılımın daha çok olmasını beklerdim ben.
Eşcinsellerle ilgili herhangi bir etkinlik daha yaptınız Erzurum’da?
Eşcinsel ölümlerini protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenlemek istedim. Bir eşcinsel yürüyüşü… Tabii pek destek veren olmadı. Emniyet zaten izin vermedi. Bizden hoşlanmadıkları için mi yoksa olay çıkar, bize saldırırlar diye mi bilmiyorum. Ama her iki durumda da hoş olmayan şeyler var. Homofobik söylemler ve davranışlar bitsin istiyoruz artık. O yürüyüşün yapılması halinde polisin bizi koruması, güvenliğimiz sağlaması gerekirdi zaten. İzin verilmedi, ben de daha sonra vazgeçtim zaten.
Bu veya buna benzer başka şeyler yapmak istiyor musunuz burada?
Eşcinseller Derneği açmak istiyorum. Bence, böyle bir dernek bu şehir için gerekli. Diğer şehirlerden gelen eşcinsel öğrenciler kendilerini burada sır gibi saklamak zorunda kalıyorlar. Oysaki üniversite yılları bir insanın en özgür olduğu yıllardır, öyle olmalı en azından. Ben eşcinseliğimi lise yıllarında gizliyordum ama şuan üniversitedeyim. Muhafazakar bir şehirde de olsam bunu gizlemiyorum. İnsanların da, baskı ve korku altında yaşamalarını istemiyorum. Hiç değilse kendilerini güvende hissedebilecek, kendileri gibi olan bir insan topluluğunda bulunsunlar istiyorum. Öğrenciler dışında Erzurum’da da eşcinsel sayısı sandığınızdan daha fazla.
Aile ve toplum baskısından korkarak evleniyor bir de çocuk yapıyorlar. Eşcinsel dürtülerini hep bastırıyor ya da gizli tutuyorlar. Onların da rahat etmesini, kendilerini anlayabilecek insanların olduğu bir yerde, haftada birkaç kez de olsa özgür ve maskesiz yaşamalarını istiyorum. Bu nedenle böyle bir dernek açma fikrim var.
Son olarak sana hayalini sorsam….
Benim hayalim… Tek istediğim okul bittikten sonra Hollanda’ya yerleşip orada evlenmek. Bir ara ülkemizde de bu durum konuşuldu ama çok kesim buna karşı çıktı. İnsanlar neden başkalarının hayatına bu kadar müadahale etmeyi seviyor, kendilerinde bu hakkı nasıl bulabiliyorlar aklım almıyor. Tek bir hayatımız var yaşayacağımız,bıraksınlar da herkes istediği gibi yaşasın. Baskı, yasak ve şiddetle hiçbir şey çözüme kavuşturulamaz. Geyler,lezbiyenler,translar,biseksüeller ve heteroseksüeller…Biz hepimiz başka bir renk, başka hayatlarız. Toplum olarak bunu kabullendiğimiz zaman gökkuşağı renkleri yan yana tamamlanmış olacak. Güzel bir gökyüzünün altında beraber yaşayabiliriz.
FATMA SARIKAYA Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Erzurum’da Eşcinsellik: Rüzgara Karşı Yürümek Atatürk İletişim Gazetesi, Sayı:78, Sayfa:6, 6 Haziran 2014
Aydın Doğan vakfı tarafından düzenlenen öğrencilerin, fakültelerinin eğitim amacıyla o yıl yayımladığı uygulama gazete ve dergileri ile diğer medya organlarında yayınlanan çalışmaları ile ilgili röpörtaj dalında ikinci olmuştur.
Gerekçe: Anadolu’nun ortasında bir kentte sessiz sedasız açılan eşcinsel kafenin kurulma hikâyesi ve oradaki yaşamı aktarıyor.
submitted by biseksuel to biseksueller [link] [comments]